18 Mayıs 2020 Pazartesi

Bayezıd'ın tazarruu


-  Mülayim Bey, doğru söyleyin, gençliğinizde Fatih’in ölümü ile ilgili tartışmalara nasıl bir tavırla yaklaştınız.  Sanırım muhafazakar kesim çok sıkı tartışmış bu konuyu öldürüldü mü öldürülmedi mi, kim öldürdü, nasıl öldürdü vs.
- Her şeyden önce güzel tartışmadı. Yani Fatih gibi birisini tartışmak güzeldi, evvelâ. Zira çağ kapayıp, çağ açmış birisi. Şimdilerde biraz daha entelektüel kimliği üzerinde duruluyor fakat bizim zamanımızda ‘haza cengaver’di.
-  21 yaşında İstanbul’u almış.
-  Evet evet. Akşamları toplanırdık, tartışırdık. Bazen Papa’nın yaptığına bazen de oğlu Bayezıd’ın dahli olduğuna kanaat getirirdik. Bitmeyecek bir tartışma…
-  Öyle demeyin, bitirmek isteyenler de olmuş.
-  Evet. Bir rahmetli ağabeyimiz, bir grubun kabrini açmaya yeltendiğini sonra korkarak vazgeçtiklerini anlatırdı. Bu daha sonra bir romanda da işlenmiş galiba.
-  Evet hatırlar gibiyim. Fakat ben size başka bir hikaye anlatayım bu işle ilgili, müsaade ederseniz.
-   Hay hay..
-  Bayezıd’ın kardeşi Cem’in karşısında biraz çaresiz kaldığı söylenir. Zira Cem babasına çok benzemektedir yani bugünlerin ifadesi ile donanımlıdır. Hatta Cem, devlet ricalinin de desteğini almıştır. Şu meşhur Karamanlı  Mehmet Paşa’nın. Bunun üzerine Bayezıd bir şeyler düşünür.
-   Heh işte zehirliyorlar Fatih’i..
-   Yok yok öyle değil. Bayezıd, dönemin meşhur şeyhlerinden Çelebi Halife’ye tazarruda bulunur yani yalvarır.
-   Ne için yalvarıyor?
-   Kendisinin Padişah olması için günümüzün ifadesiyle kulis yapmasını istiyor. Ama bu kulis biraz farklı.
-  Nasıl farklı?
-  Bu maneviyat âleminde bir kulis.
-  Nasıl yani?
-  Yani manevi âlemden destek almak istiyor.
-   Eeee
-  Şeyh önce olmaz diyor fakat ısrar artınca kabul ediyor. Maneviyat âleminde Karamanlı velilere soruyor. Onlar da pek Bayezıd’a meyl etmiyorlar.
- Dur bir dakka !
-  Yahu bu Bayezıd, veli diye anılmıyor mu ? Neden ona meyl etmiyorlar.
-  Sanırım biraz bu iş Karamanlı Mehmed Paşa’nın Cem’i desteklemesi ile alakalı. Neyse. Manevi âlemde bir mücadele oluyor fakat mücadelenin ilk safhasını kaybeden Çelebi Halife oluyor, hatta kızını da bu sebeple kaybediyor.
-  Kızını mı ? Ölüyor mu kızı ?
-  Evet
-  Eeee.. Bayezıd ısrara devam ediyor Şeyh’e. O da bu sefer Karaman Evliyaları’na veziri kasdederek,  onun vakıflara el koyduğunu söylüyor. Karaman evliyası bu sefer Bayezıd’ı destekliyor. Buna yalnız İbnü’l- Vefa itiraz etmiş ve o Vezir’i korumak için etrafına bir daire çizmiş.
-   Daire mi çizmiş? Çok tuhaf yahu. Eeee…
-   Bu durum büyük bir kıskançlık ortaya çıkarmış.
-   Evliyaların Beyazıd’ın yanına geçmesi mi ?
-   Evet, öyle bir kıskançlık ki adı Mehmed olan herkese sirayet etmiş. O dönem Amasya’da yaşayan birisi adı Mehmet olan 40 çocuğun da başına bir musibetin geldiğini rivayet ediyor.
-   Dur bir dakika. Mehmed vezirin adı ama aynı zamanda Padişah’ın da.
-   Mülayim Bey, anlamaya başladınız.
-   Padişah’ın başına gelenleri de buna bağlıyorlar di mi ?
-   Evet öyle. Bu musibetler arasında adı Mehmed olan Fatih de vefat ediyor. Bayezıd yola çıkarken Vezir Mehmed Paşa’nın da öldürüldüğü haberini alıyor.
-   Dur bir dakika. Daire n’oldu ? İbnü’l-Vefa bir daire çizmişti.
-  O daire bir muska imiş. Padişah’ın ölümü üzerine Vezir terlemiş, o muska da ıslanmış, dolayısıyla bir kısmı silinmiş, o da muskayı yeniden yazması için İbnü’l-Vefa’ya yollamış, muskasız kalınca da öldürülmüş.
-   Hamdi, bu hikayeyi hiç sevmedim. Bizim hikayeler çok daha gerçekçi. Yahudi hekim öldürdü, Bayezıd zehirledi felan. Bu hikaye ise bambaşka bir âlemden.
-   Öyle tabii de bu hikayeler hakikat olmasa da hakikat hakkında bazı bilgiler verebilir.
-   Nasıl yani?
-   İyi bir tarihçinin elinde bu hikayeler güçlü deliller haline gelebilir diyorum.
-   Hiç sanmam Hamdi!

17 Mayıs 2020 Pazar

Rüyada kurbağa görmek

- Mülayim Bey, yanlış hatırlamıyorsam, rüyâlarınızı yazdığınızı söylemiştiniz. Hâlâ yazıyor musunuz ? Hatta sözünüz de vardı, izin verecektiniz okumam için. 
- Yaklaşık 10 yıl önce bıraktım yazmayı, Hamdi. Böyle daha mutluyum, açıkçası. Rüyaları yazmak, onları unutmamak, onlarla sürekli yüzleşmek demek. Yazıp yazıp, okuyorsun.  Sonra bir de  bakıyorsun ki gördüğün rüyalar saçma sapan. Beklediğin gibi değil. Hasılı, baktım bu durum beni üzüyor, ben de kestim yazmayı. 
- Mesele rüyalarla ilgili değildir belki de. Sanki rüyaları tabir edecek kimse bulamamışsınız siz. 
- Yahu elimde bazı kitaplar vardı. İbn Sirin'i bilirsin. Fakat onlardan da pek netice alamadım. Hasılı, yazmayı bıraktım. Hem sen söylesene bir kelime daha vardı, rüyâ için kullanılan, neydi o ? 
- Siz 'vâkı'a'yı diyorsunuz.
- He, evet. Fakat ne alaka 'vâkı'a'. Vakıa olay demek. 
-Şöyle... Uyurken kalp duyu organlarının etkisinden kurtulduğu için berraklaşıyor ve Levh-i Mahfuz ile arasındaki perde kalkıyor ve Levh-i Mahfuz'dan vâki olan yani düşen şeye vâkıa deniyor. Türkçe'deki düş kelimesini hatırlayın Mülayim Bey.  Gerçi rüyâ ile vâkıa arasında da fark var. Neyse, ben yine de rüyalarınızdan kayda geçirdiklerinizi okumak istediğimi tekrarlayayım. 
- Yahu dedim ya, saçma sapan rüyalar. Mesela, sadece bir hayvan gördüğüm oluyor. Manasız şeyler yani. 
- O hatırınızda kalandır. Hatırınızda kalandan hareketle ancak ferasetli bir kimse mevzunun ne olduğunu tabir edebilir. 
- Ferasetli kimse mi dedin. Ara ki bulasın.
-  Bu rüya meselesinde biraz da muhatabı mutlu etmek de lazım sanki, Mülayim Bey. 
- Nasıl yani ? 
- Bir hikâye anlatayım size. Baştan söyleyeyim hikaye bir rüyâ tabiri üzerine, fakat tabir hiç de öyle derin değil. Basit bir şey. 
- Hikaye nasıl ? 
- Yine Fatih dönemi âlimlerinden..
- Dur bir ya. Hep Fatih dönemi âlimleri diyorsun. 
- Yahu sormayın bu aralar biraz onlarla ilgileniyorum, idare edin. 
- Eeee
- Şeyh İlahi isim bir zât var. Nakşiliği bu coğrafyaya taşıyanlardan. Onun sevenleri arasında bir yaşlıca hanım varmış. O bir gün Şeyh'in huzuruna gelmiş ve kendisini rüyasında kurbağa suretinde gördüğünü söylemiş. Kadının bu rüyadan korktuğunu düşünmüş olacak ki Şeyh, bir sıkıntının olmadığını, kendisine bir zarar gelmeyeceğini söylemiş fakat kadın bu cevapla tatmin olmamış. Yerinden de kalkmamış, beklemeye devam etmiş. 
- Bu kadının durumu biraz benim durumu andırıyor. Ben de kendimi hayvan suretinde görmüş bir hayli korkmuştum. Eee.. 
- Şeyh İlahi'nin aklına bir tabir gelmiş. Bu bir tabir mi tartışılır hatta. Arapçada kurbağanın karşılığı dıfda' kelimesi. Şeyh İlahi şöyle düşünmüş, dıfda' kelimesi iki hecedir. Birinci 'dıf' ki bu dıyafet yani Türkçemize geçmiş hâli ile ziyafet kelimesine işarettir. Diğeri da' dır ki o terk etmek, vaz geçmek manasındadır. Şeyh kadına rüyasını şu şekilde tabir etmiş: "Şeyhinin dostlarına bir ziyafet vermeye niyet etmişsin fakat yerinin darlığı   sebebiyle ondan vazgeçmişsin". Kadın bu tabir ile mutlu olmuş, gitmiş. 
- Çok ama çok tuhaf. Bu bir tabir değil ki. 
- Öyle demeyin Mülayim Bey, bu bir tabir ya da değil fakat muhatabı rahatlamak da bir yol. 
- Vallahi Hamdi, böyle tabir edenler olsaydı yazmaya devam ederdim rüyalarımı. 
- Keşke devam etseydiniz, Mülayim Bey.

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Fatih Camii’nde ilk hutbe ve bir itiraz


-Hamdi! Arapça ders almıştım, üniversitede iken, bir Molla’dan. Emsile’den başladım okumaya, fakat uzun süre gitmedi. Zira Arapça’nın kâideleri bitmiyor.
- Mülayim Bey! Biraz sabretseydiniz, belli bir süre sonra metinleri okumaya, anlamaya başlardınız. Sonrasında da gerçekten çok zengin bir edebiyat ile karşılaşacaktınız.
- Zengin edebiyat tarafı doğru da ben Arapça’yı Osmanlıcama faydalı olsun diye istemiştim. Öğrendiklerimin de faydasını gördüm. Devam etmememde Molla’nın takıntılarının da etkisi olmadı değil. Hareke takıntısı. Ne diyorsunuz ona?
- İrab.
-İşte o. Çok zordu benim için. Hasılı, beceremedim.
- Mülayim Bey, size bizim Peder Bey’den bahsetmiştim. Sizin bahsettiğiniz harekeleme takıntısı ifadesi çok doğru değil fakat sanırım bizim Peder özelinde bu ifade doğru.
- Nasıl yani?
- Kendisi sınavlarda sorduğu metinlerde hemze-i vasılların da gösterilmesini isterdi.
- Hemze-i vasıl ne ki?
- Kur’an okurken dikkat etmişsindir esasında.
- Neyse, anlaşılan gösterilse de gösterilmese de olacak bir şey. Fakat o ısrar ediyordu, diyorsun.
- Evet, aynen öyle.  
-Bizim ulemâ her dâim sevmiştir, Arapça bilgisini göstermeyi. Fatih Camii açıldığında dahi bir tartışma olmuş. Belki de o camideki ilk ilmi tartışma.
- Şimdi çok merak ettim, o tartışmayı. Herhalde çok esaslı bir konu tartışılmış.
- Pek o kadar da esaslı bir konu değil. Esasında, bir tartışma da değil bu. Bir itiraz. Konu da yine Arapça. Anlatayım:
Molla Sirac, Acem bölgesinden Fatih zamanında kaçarak İstanbul’a gelmiş. Onun geliş tarihi Fatih Camii’nin tamamlanma tarihine rastlamış. Sultan Fatih, Molla Acem’i dinlemiş ve konuşması hoşuna gitmiş. Onu, yeni camiin hatipliğine tayin etmiş.
Molla Sirac, hutbesine “el-hamdu lillahillezi vasafe’l-hâmidine bi’l-mehâmid. İnnî hâmidun alâ ni’amâihi, el-hamdulillah’ ifadesi ile başlarmış.
- Yani ne diyor?
- Siz de anlıyorsunuzdur biraz.
- Kelime kelime anlıyorum. Hâmid hamd eden demek. Niama da nimetler. Elhamdulillah da malum zaten.
- “Hamd edenleri mehâmid ile vasfeden Allah’a hamd olsun. Nimetleri için Allah’a hamd ederim.”
- Mehâmid derken ?
- Mehâmid hamd etmeye sebep olan özellikler demek.
- Yani nasıl oldu tercüme?
- Şöyle: Hamd edenleri hamde sebep olan özelliklerle vasfeden Allah’a hamd olsun.
- Anladım sanki. İtiraz nereye ki ?
-Yine dönemin bir başka âlimi Hatipzâde belki siz Molla Lütfi’nin idamı meselesinden hatırlarsınız?
- Hımm hatırlar gibiyim.
- O itiraz etmiş bu ifadeye. İfadenin şöyle olması gerektiğini söylemiş: “vasafa’l-hamidine bi’l-mehâmid” ifadesinin “vasafahu el-hâmidune bi’l-mehâmid”
- O zaman nasıl oluyor anlam ?
- “Hamdedenlerin hamdedilen özelliklerle hamdettikleri Allah’a hamd olsun”  
-Bir önceki neydi?
- “Hamd edenleri hamde sebep olan özelliklerle vasfeden Allah’a hamd olsun.”
- Tamam anladım. İkincisinde Allah hamd edenleri vasfediyor. Birincisinde ise hamd edenler hamd edilen özelliklerle hamd ediyorlar. Fakat bunların her ikisi de anlamlı. Bence itiraz edecek bir şey yok ortada.
- Esasında aralarındaki nüans önemli. Sanırım Türkçe tercümede pek kendini hissettirmiyor. Fakat şu noktayı teslim etmek gerek ki her iki cümle de kendi içinde anlamlı.
- Orası öyle de Fatih Camii’ndeki ilk hutbe sonrasındaki bir itiraz olması bakımından bana tuhaf geldi. Daha temel bir konu olmasını beklerdim açıkçası.
- Yahu Mülayim Bey,  dedim ya, bu bir tartışmadan ziyade itiraz. Bir de tabii Sultan Fatih’in de etkisi var bu işte. Fatih çok severmiş ulemanın birbiriyle tartışmalarını. Huzurunda yapılan tartışmalarla ilgili onlarca kayıt var. Dedim ya onun da etkisi vardır.
- Hamdi, açıkçası çok merak ettim huzurunda nelerin tartışıldığını.
- Onu da bir gün konuşuruz, Mülayim Bey.

15 Mayıs 2020 Cuma

Sultan Fatih Döverse..


 Efendim, değerli büyüğüm Mülayim Bey’i sizlere takdim etmek isterim. Kendisi 60 yaşlarının sonlarında, 80 öncesinde sağ- sol kavgaları arasında yer almış, dinine, diyanetine bağlı bir ağabeyimizdir. Nasıl ve nerede tanıştığımızla ilgili teferruatı daha sonra arz etmek isterim.
-         Mülayim Bey, karantina günleriniz nasıl geçiyor?
-         İç güveysinden hallice, Hamdi. Üniversite günlerinden kalan ve daha sonra bazı eklemeler yaptığım yaklaşık bin kitaplık kütüphanem var. Onu düzenlemeye çalıştım. Fakat pek de beceremedim. Bir de dışarı çıkamamak var tabii.
-         Okumak iyi geliyor olmalı size.
-         Hayat okuma alışkanlığımı da almış, Hamdi. Şu an daha çok seyrediyorum, kitapları. Okumak bana zor geliyor.
-         Peki ne yapıyorsunuz?
-         -Dışarıyı izliyorum. Bazen benim yaşlarımdakilerin karantinaya rağmen gezdiğini görünce hemen pencereden müdahale ediyorum, bağırıyorum, çağırıyorum. Bazen o da bana mukabele ediyor, herkes pencereye çıkıyor, onlara da eğlence oluyor. Bazısı da gülüyor geçiyor. Bunları esasında eşek sudan gelene kadar bir güzel döveceksin!
-         Dövmek çözüm olmasa gerek. Pedagoglar özellikle vurguluyor, dövmenin çözüm olmadığını.
-         Öyle diyorsun ama ben yakından şahidim, dayağın insanları adam ettiğine.
-         Bunlar çok istisnâi durumlar, Mülayim Bey. İstisnaî durumlarla amel etmek doğru değil, malum. Fakat size bir hikaye anlatayım, dayağın adam etmesi ile alakalı, müsaade ederseniz?
-         Hay hay.
-         Molla Vildan isimli bir şahsiyet var. Fatih dönemi âlimlerinden. O kazaskerken, Sultan Fatih’in adamlarından bir genç Edirne’de karışıklık çıkarıyor. Edirne’deki mahkeme nâibi, ona birisini gönderiyor ve bu yaptıklarına son vermesini söylüyor.
-         Hamdi, ne yapmış bu adam, yağma mı talan mı?
-         O konuda bir bilgimiz yok, fakat gayri ahlaki bazı olaylar olmuş, sanırım.
-         Nâib hemen bir adam gönderiyor. Fakat iş çözülmüyor. Nâib, bu sefer öfkeleniyor, bizzat gidiyor, fakat adamı tedib etmek bir yana bir de bu adamdan güzel de bir dayak yiyor.
-         Nâibi dövüyor yani.
-         Evet.
-         Ava giderken avlanıyor.
-         Tam da öyle olmuş.
-         Neyse, hâdise Sultan Fatih’in kulağına gidiyor. Fatih, keskin bir kılıcı kınından sıyırır gibi ferman buyuruyor. ‘tiiz kellesini alın’.
-         Helal olsun Sultan Fatih’e!
-         Mülayim Bey, biraz sabır, bakın neler oluyor.
-         Vezirler araya giriyor, Fatih’ten Naib’i döven adamın hayatını bağışlamasını istirham ediyorlar. Kazasker Molla Vildan’a giderek Sultan Fatih’i ikna etmesini istiyorlar. Ama nâfile, Fatih ikna olmuyor.
-         Olmaz tabi. Adam hâkime el kaldırmış, hukuku ayaklar altına almış. Vursunlar kellesini.
-         Molla Vildan, Fatih’in huzuruna çıkıyor. Diyor ki bizim nâib, öfke ile makamından çıkmıştır. Dolayısıyla kâdılık sıfatı da ortadan kalkmıştır.
-         Nasıl nasıl ??
-         Bir hadis var. “Kimse, öfkeli iken iki kişi arasında hüküm vermesin” şeklinde. Bu sebeple fakihler hâkimin öfkeli iken hüküm vermesini mekruh görmüşlerdir.
-         Eee..
-         Molla Vildan, bu sebeple nâibin o adamla kapışmasının hâkim sıfatı olmadan olduğunu söylüyor.
-         Tam olarak anlamadım.
-         Yani şöyle, nâib, öfke ile o adamın karşısına çıktığı için hâkim sıfatı ortadan kalkıyor, herhangi bir kimse gibi onun karşısına çıkıyor, diyor.
-         Ben tam ikna olmadım sanki.
-         Neyse, Mülayim Bey. Asıl önemli kısım sonu. Bırak da anlatayım.
-         Buyrun buyrun..
-         Molla Vildan, hâkim yani kâdılık sıfatının ortadan kalktığını söylüyor ve ekliyor o adam nâibi döverek, şeriata hakaret etmemiştir. Sadece birisini dövmüştür. Dolayısıyla öldürülmesi caiz değildir. Fatih sukut ederek, Molla Vildan’ın bu arzını kabul etmiş. Hasılı adamın canını bağışlamış.
-         Vallahi, Molla Vildan’ın son vurgusu bana da çarpıcı geldi.
-         Hikaye devam ediyor. Fatih sukut etmiş. Bu adam bir süre sonra İstanbul’a gelmiş. Malum, Fatih, canını bağışlamış. Huzuruna çıkması, elini öpmesi istenmiş. Huzura çıkmış, Fatih bir sopa getirterek âmiyane ifade ile ağzını burnunu yarmış adamın. Öyle ki adam 4 ay kalkamamış, yataktan. 4 ay sonra iyileşmiş. Ve devam etmiş, Devletteki hizmetine. Ve II. Bayezıt dönemi vezirlerinden Davut Paşa olmuş. Bu Davut Paşa, meşhur Davut Paşa kışlasını yaptıran sadrazam. O dermiş ki “şu anki durumumu Fatih’in attığı o dayağa borçluyum’.
-         Eee Hamdi. Bak dediğim çıktı. Demek ki dayak işe yarıyormuş.
-         Öyle deme Mülayim Bey, bu dayağın işe yaradığı sadece bir istisnaî örnek, belki yüzlerce örnekte menfi bir netice ortaya çıkmıştır.

12 Mayıs 2020 Salı

Dum ! Dum! Dum


Fatih Sultan Mehmed sefere çıkıyor, arkadan davullar vuruyor. Fatih, âlimlerle beraber yürüyordu. Alimlerden biri “Ey Müminler, Allah’a ve Resûlüne iman edin” Nisa 136﴿ ayetinin hikmetini soruyor. Bu soruyu, Fatih, Molla Ümmüveled’e yönlendiriyor. Molla Ümmüveled aslen Acem coğrafyasından, meşhur Fahreddin  el-Acemî’nin ümmüveled’i ile evlenmesi sebebiyle kendisine Molla Ümmüveled denmiş.
Molla Ümmüveled ‘Padişahım davullar hikmetini anlatıyor’ diye cevap vermiş. Fatih’i merak almış. Ne diyor davullar diye sormuş. Davullar ‘dum’, ‘dum’, ‘dum’ diyor demiş. Yani Arapça’daki ‘dum’ ifadesinin ‘devam et’, ‘devam et’ manasına geldiğini hatırlatmış.
Malumunuz, müfessirlerin bu âyet için verdiği anlamlardan birisi ‘imanda sebat edin’dir. Dolayısıyla Molla Ümmüveled davulların ‘dum’, ‘dum’ sesi ile ayetin tefsiri arasında mizahi bir ilişki kurmuş.
Hâsılı, hazırcevap ve mizahi açıklamalar günümüzde de mazi de her zaman iş yapıyor.

11 Mayıs 2020 Pazartesi

Hocazade'nin Hizmetçisi

Hocazade, Fatih döneminin meşhur âlimlerinden. Fatih'in hocası olmadan önceki hayatı oldukça manidar. Zengin bir âilenin çocuğu, babası tüccar. Babası, diğer kardeşleri gibi onun tüccar olmasını istiyor ve bu konuda ona baskı yapıyor. O, ısrarla ilim yolunda yürümek istiyor, bunun üzerine babası ona bir nevi ceza vererek günlük harçlığını bir dirhem olarak belirliyor. Bu meblağ dönemin bir ilim talebesi için oldukça düşük bir miktar olmalı ki Hocazâde harçlığı ile ancak alabildiği düşük kaliteli kağıtlara okuyacağı eserleri istinsah etmek zorunda kalıyor. 

Emir Sultan'ın halifelerinden Şeyh Şemseddin'in Hocazâde'yi nalbantlarla aynı yerde oturuyor görüp, babasına bu kimdir diye sorması da Hocazade'ye babasının açık tavrını göstermesi bakımından dikkat çekici. Padişah hocası olduğunda Şeyh Şemseddin'in o gün ona söylediği 'yol senin yolundur' ifadesini hatırlayacaktır. Bu konuda detaylar için Şekaik'e bakılabilir. 

Hocazade'nin hizmetçisi ile diyaloglarının mizahi bir yönü de vardır. Hizmetçi ilk olarak kendini Hocazade'ye verdiği 800 dirhem borç ile gösterir. İlginçtir, Hocazâde, Fatih padişah olunca onun yanına gitmek istemiş, fakat para bulamadığından gidememiştir. Hocazâde'nin Türkmen hizmetçisi ona 800 dirhem borç verecektir. Bu para ile Hocazade 2 at alır ve Padişah'ın yanına Edirne'ye gider. 

Hocazâde, yolda meşhur vezir Mahmut Paşa'ya rastlar. Hatırlanacağı üzere Fatih, Mahmut Paşa'yı daha sonra idam ettirecektir. Mahmut Paşa, Fatih'e kendisinden bahsettiğini ve onun huzurundaki münazaraya katılmasını söyler. Münazara Molla Zeyrek ( ki tasfiye edildikten sonra Bursa'ya yerleşecek ve geçim sıkıntısı yaşayacaktır) ve Molla Seyyidi Ali arasındadır. Hocazade, Seyyidi Ali'nin yanında durmuş daha sonra Seyyidi Ali'nin münazaradan ayrılması üzerine, Molla Zeyrek'i susturmayı becermiştir. Üstelik Fatih, Molla Zeyrek'e "senin sözünün kıymeti kalmadı" bile demiştir. Fatih, Hocazade ile başbaşa sohbet de etmiş fakat ihsanlarını Molla Zeyrek ile Seyyidi Ali'ye yapmış, Hocazade'ye hiç bir ihsanda bulunmamıştır.

Bu durum karşısında çok üzülen Hocazade'yi hizmetçisi de amiyâne ifade ile takmaz bir hâl almıştır. "Eğer sizde ilim olsaydı, Padişah diğerlerine bulunduğu gibi ihsan da bulunurdu" şeklinde bir hizmetçinin efendisine söylemesi çok da tabii olmayan ifadeler kullanmış. Hizmetçinin bu sözleri verdiği 800 dirhemden aldığı güçle mi söylediği yoksa karakterinin böyle mi olduğu çok açık değil. Fakat bu hizmetçinin söyledikleri ile Hocazâde'nin yüzüne hakikati tüm çıplaklığı ile vurduğu ortada. 

Zaten maddi durumu iyi olmayan Hocazâde bir de 800 dirhem borçlanmış olarak  Bursa'ya dönmek üzere yola çıkmış. Bir ağacın gölgesinde oturmuştur. Mola yerindeki diğer şahısların çadırları vardır. O ise maddi sıkıntıdan çadır kuramamış bir ağacın gölgesinde konaklamıştır Birden Padişah'ın kapıcıları gelerek ona Padişah'ın hocası olduğu bildirdiler. 

Hacipler çadırı olmaması sebebiyle Hocazede'ye 'Sen Molla Zeyrek'i susturan ve Esediye Medresesi Müderrisi Hocazade misin?' diye sormuşlar ve sonunda Padişah'ın hocası olduğunu müjdelemişlerdir. 

Bunlar olurken malum hizmetçi uyuyor imiş. Hocazade hemen yanına giderek yeni haline bakmasını söylemiş. Ki üzerinde kapıcıların giydirdiği yeni kıyafetler vardır. Uyuyan hizmetçinin cevabı ise 'ben senin halini biliyorum' olmuş. Fakat daha sonra durumu anlayınca efendisine hürmet etmiş. 

Şekaik'ten Hocazade'yi okumaya başlayıp karşıma bu hizmetçi ile ile ilgili hikayeler gelince hem güldüm hem de Hocazade'nin çok şanslı biri olduğunu düşündüm. İnsanın yanında, bulunduğu durumu tüm çıplaklığı ile yüzüne vuracak birilerinin olması ne kadar önemli. 

Şekaik'te Hocazade'nin Padişah hocası oluşundan sonraki bölümde ise hep bu hizmetçiyi aradım. Fakat bulamadım. Kendime bu hizmetçiye ne oldu diye sordum durdum. Elimizde kayıt yok, ama Hocazade hayatının sonuna kadar onu yanından ayırmamıştır herhalde.  


Fatih Zamanında ‘Uzaktan’ Eğitim



Fatih Zamanında ‘Uzaktan’ Eğitim
Efdalzâde, Fatih Sultan Mehmet tarafından kendisine verilen Bursa Muradiye Medresesi’nde sakalları dökülünceye kadar çalışmış, hatta hasımları bu durumu sebebiyle korkunç bir hastalığa yakalandığını söylemişiler. Uzak durun bu adamdan demek istemişler. Oysaki yoğun stres altında sakallarını döktüğü anlaşılıyor.
Medresedeki bu çalışmaları Fatih tarafından kabul görmüş olmalı ki Fatih ona İstanbul’daki Sahn medreselerinden birisini vermiş (1473). Fatih’in sefere çıktığı bir zamanda İstanbul’da büyük bir tâun/vebâ ortaya çıkmış. Şehirde karantina başlamış ve Efdalzâde’de çocuklarını alarak İstanbul dışında bir köye götürmüş. Efdalzâde, hangi köy olduğunu söylemiyor, fakat aklımdan bu köy, şimdilerde Metris olarak andığımız Müderris Köyü olabilir diye geçiyor. Efdalzâde, ders günleri İstanbul’a geliyor ve dört kitaptan büyük bir ihtimamla ders okutmaya devam ediyor. Salı, Cuma ve Cumartesi dışında Osmanlı Medreselerinde ders okutulduğu düşünülürse Efdalzâde bu günlerin dışındaki dört gün muhtemelen at sırtında İstanbul’a gelip, köye dönmüş olmalı. Bu ifadelerden bu durumda benzer bir tavırla köylere yerleşen bu sebeple dersleri aksayan bir grup âlimin de olduğu anlaşılıyor.
Fatih seferden dönünce Efdalzâde karşılamaya gitmiş, Efdalzâde’nin bu gayretlerini öğrenen Padişah “sen üzerine düşeni yaptın, ben de üzerime düşeni yapacağım” demiş. Seferin sonucunda elde ettiği ganimetleri paylaştıran Fatih, herkese bir esir verirken, Efdalzâde’ye iki esir vermiş ve daha sonra da İstanbul kadılığına getirmiş.
Hâsılı, zor günlerde fedakârlık yapanlar hem zamanlarında takdir görüyorlar hem de târih onları hayırla yâd ediyor.