-Hamdi!
Arapça ders almıştım, üniversitede iken, bir Molla’dan. Emsile’den başladım
okumaya, fakat uzun süre gitmedi. Zira Arapça’nın kâideleri bitmiyor.
- Mülayim Bey!
Biraz sabretseydiniz, belli bir süre sonra metinleri okumaya, anlamaya başlardınız.
Sonrasında da gerçekten çok zengin bir edebiyat ile karşılaşacaktınız.
- Zengin
edebiyat tarafı doğru da ben Arapça’yı Osmanlıcama faydalı olsun diye istemiştim.
Öğrendiklerimin de faydasını gördüm. Devam etmememde Molla’nın takıntılarının
da etkisi olmadı değil. Hareke takıntısı. Ne diyorsunuz ona?
- İrab.
- İrab.
-İşte o. Çok
zordu benim için. Hasılı, beceremedim.
- Mülayim
Bey, size bizim Peder Bey’den bahsetmiştim. Sizin bahsettiğiniz harekeleme takıntısı
ifadesi çok doğru değil fakat sanırım bizim Peder özelinde bu ifade doğru.
- Nasıl yani?
- Kendisi sınavlarda
sorduğu metinlerde hemze-i vasılların da gösterilmesini isterdi.
- Hemze-i vasıl
ne ki?
- Kur’an
okurken dikkat etmişsindir esasında.
- Neyse,
anlaşılan gösterilse de gösterilmese de olacak bir şey. Fakat o ısrar ediyordu,
diyorsun.
- Evet,
aynen öyle.
-Bizim ulemâ
her dâim sevmiştir, Arapça bilgisini göstermeyi. Fatih Camii açıldığında dahi
bir tartışma olmuş. Belki de o camideki ilk ilmi tartışma.
- Şimdi çok
merak ettim, o tartışmayı. Herhalde çok esaslı bir konu tartışılmış.
- Pek o
kadar da esaslı bir konu değil. Esasında, bir tartışma da değil bu. Bir itiraz.
Konu da yine Arapça. Anlatayım:
Molla Sirac,
Acem bölgesinden Fatih zamanında kaçarak İstanbul’a gelmiş. Onun geliş tarihi Fatih
Camii’nin tamamlanma tarihine rastlamış. Sultan Fatih, Molla Acem’i dinlemiş ve
konuşması hoşuna gitmiş. Onu, yeni camiin hatipliğine tayin etmiş.
Molla Sirac,
hutbesine “el-hamdu lillahillezi vasafe’l-hâmidine bi’l-mehâmid. İnnî hâmidun
alâ ni’amâihi, el-hamdulillah’ ifadesi ile başlarmış.
- Yani ne
diyor?
- Siz de anlıyorsunuzdur
biraz.
- Kelime
kelime anlıyorum. Hâmid hamd eden demek. Niama da nimetler. Elhamdulillah da
malum zaten.
- “Hamd
edenleri mehâmid ile vasfeden Allah’a hamd olsun. Nimetleri için Allah’a hamd
ederim.”
- Mehâmid derken
?
- Mehâmid hamd etmeye sebep olan
özellikler demek.
- Yani nasıl
oldu tercüme?
- Şöyle: Hamd
edenleri hamde sebep olan özelliklerle vasfeden Allah’a hamd olsun.
- Anladım
sanki. İtiraz nereye ki ?
-Yine
dönemin bir başka âlimi Hatipzâde belki siz Molla Lütfi’nin idamı meselesinden
hatırlarsınız?
- Hımm
hatırlar gibiyim.
- O itiraz
etmiş bu ifadeye. İfadenin şöyle olması gerektiğini söylemiş: “vasafa’l-hamidine
bi’l-mehâmid” ifadesinin “vasafahu el-hâmidune bi’l-mehâmid”
- O zaman nasıl
oluyor anlam ?
- “Hamdedenlerin
hamdedilen özelliklerle hamdettikleri Allah’a hamd olsun”
-Bir önceki
neydi?
- “Hamd
edenleri hamde sebep olan özelliklerle vasfeden Allah’a hamd olsun.”
- Tamam
anladım. İkincisinde Allah hamd edenleri vasfediyor. Birincisinde ise hamd edenler
hamd edilen özelliklerle hamd ediyorlar. Fakat bunların her ikisi de anlamlı. Bence
itiraz edecek bir şey yok ortada.
- Esasında
aralarındaki nüans önemli. Sanırım Türkçe tercümede pek kendini hissettirmiyor.
Fakat şu noktayı teslim etmek gerek ki her iki cümle de kendi içinde anlamlı.
- Orası öyle
de Fatih Camii’ndeki ilk hutbe sonrasındaki bir itiraz olması bakımından bana
tuhaf geldi. Daha temel bir konu olmasını beklerdim açıkçası.
- Yahu
Mülayim Bey, dedim ya, bu bir tartışmadan
ziyade itiraz. Bir de tabii Sultan Fatih’in de etkisi var bu işte. Fatih çok
severmiş ulemanın birbiriyle tartışmalarını. Huzurunda yapılan tartışmalarla
ilgili onlarca kayıt var. Dedim ya onun da etkisi vardır.
- Hamdi, açıkçası
çok merak ettim huzurunda nelerin tartışıldığını.
- Onu da bir
gün konuşuruz, Mülayim Bey.