-
Mülayim Bey, karantina günleriniz nasıl geçiyor?
-
İç güveysinden hallice, Hamdi. Üniversite günlerinden kalan
ve daha sonra bazı eklemeler yaptığım yaklaşık bin kitaplık kütüphanem var. Onu
düzenlemeye çalıştım. Fakat pek de beceremedim. Bir de dışarı çıkamamak var tabii.
-
Okumak iyi geliyor olmalı size.
-
Hayat okuma alışkanlığımı da almış, Hamdi. Şu an daha
çok seyrediyorum, kitapları. Okumak bana zor geliyor.
-
Peki ne yapıyorsunuz?
-
-Dışarıyı izliyorum. Bazen benim yaşlarımdakilerin karantinaya
rağmen gezdiğini görünce hemen pencereden müdahale ediyorum, bağırıyorum, çağırıyorum.
Bazen o da bana mukabele ediyor, herkes pencereye çıkıyor, onlara da eğlence oluyor.
Bazısı da gülüyor geçiyor. Bunları esasında eşek sudan gelene kadar bir güzel döveceksin!
-
Dövmek çözüm olmasa gerek. Pedagoglar özellikle vurguluyor,
dövmenin çözüm olmadığını.
-
Öyle diyorsun ama ben yakından şahidim, dayağın insanları
adam ettiğine.
-
Bunlar çok istisnâi durumlar, Mülayim Bey. İstisnaî
durumlarla amel etmek doğru değil, malum. Fakat size bir hikaye anlatayım,
dayağın adam etmesi ile alakalı, müsaade ederseniz?
-
Hay hay.
-
Molla Vildan isimli bir şahsiyet var. Fatih dönemi
âlimlerinden. O kazaskerken, Sultan Fatih’in adamlarından bir genç Edirne’de
karışıklık çıkarıyor. Edirne’deki mahkeme nâibi, ona birisini gönderiyor ve bu
yaptıklarına son vermesini söylüyor.
-
Hamdi, ne yapmış bu adam, yağma mı talan mı?
-
O konuda bir bilgimiz yok, fakat gayri ahlaki bazı olaylar
olmuş, sanırım.
-
Nâib hemen bir adam gönderiyor. Fakat iş çözülmüyor. Nâib,
bu sefer öfkeleniyor, bizzat gidiyor, fakat adamı tedib etmek bir yana bir de
bu adamdan güzel de bir dayak yiyor.
-
Nâibi dövüyor yani.
-
Evet.
-
Ava giderken avlanıyor.
-
Tam da öyle olmuş.
-
Neyse, hâdise Sultan Fatih’in kulağına gidiyor. Fatih,
keskin bir kılıcı kınından sıyırır gibi ferman buyuruyor. ‘tiiz kellesini alın’.
-
Helal olsun Sultan Fatih’e!
-
Mülayim Bey, biraz sabır, bakın neler oluyor.
-
Vezirler araya giriyor, Fatih’ten Naib’i döven adamın
hayatını bağışlamasını istirham ediyorlar. Kazasker Molla Vildan’a giderek Sultan
Fatih’i ikna etmesini istiyorlar. Ama nâfile, Fatih ikna olmuyor.
-
Olmaz tabi. Adam hâkime el kaldırmış, hukuku ayaklar altına
almış. Vursunlar kellesini.
-
Molla Vildan, Fatih’in huzuruna çıkıyor. Diyor ki
bizim nâib, öfke ile makamından çıkmıştır. Dolayısıyla kâdılık sıfatı da
ortadan kalkmıştır.
-
Nasıl nasıl ??
-
Bir hadis var. “Kimse, öfkeli iken iki kişi arasında
hüküm vermesin” şeklinde. Bu sebeple fakihler hâkimin öfkeli iken hüküm
vermesini mekruh görmüşlerdir.
-
Eee..
-
Molla Vildan, bu sebeple nâibin o adamla kapışmasının hâkim
sıfatı olmadan olduğunu söylüyor.
-
Tam olarak anlamadım.
-
Yani şöyle, nâib, öfke ile o adamın karşısına çıktığı
için hâkim sıfatı ortadan kalkıyor, herhangi bir kimse gibi onun karşısına
çıkıyor, diyor.
-
Ben tam ikna olmadım sanki.
-
Neyse, Mülayim Bey. Asıl önemli kısım sonu. Bırak da
anlatayım.
-
Buyrun buyrun..
-
Molla Vildan, hâkim yani kâdılık sıfatının ortadan kalktığını
söylüyor ve ekliyor o adam nâibi döverek, şeriata hakaret etmemiştir. Sadece birisini
dövmüştür. Dolayısıyla öldürülmesi caiz değildir. Fatih sukut ederek, Molla
Vildan’ın bu arzını kabul etmiş. Hasılı adamın canını bağışlamış.
-
Vallahi, Molla Vildan’ın son vurgusu bana da çarpıcı geldi.
-
Hikaye devam ediyor. Fatih sukut etmiş. Bu adam bir
süre sonra İstanbul’a gelmiş. Malum, Fatih, canını bağışlamış. Huzuruna çıkması,
elini öpmesi istenmiş. Huzura çıkmış, Fatih bir sopa getirterek âmiyane ifade
ile ağzını burnunu yarmış adamın. Öyle ki adam 4 ay kalkamamış, yataktan. 4 ay
sonra iyileşmiş. Ve devam etmiş, Devletteki hizmetine. Ve II. Bayezıt dönemi vezirlerinden
Davut Paşa olmuş. Bu Davut Paşa, meşhur Davut Paşa kışlasını yaptıran sadrazam.
O dermiş ki “şu anki durumumu Fatih’in attığı o dayağa borçluyum’.
-
Eee Hamdi. Bak dediğim çıktı. Demek ki dayak işe
yarıyormuş.
-
Öyle deme Mülayim Bey, bu dayağın işe yaradığı sadece
bir istisnaî örnek, belki yüzlerce örnekte menfi bir netice ortaya çıkmıştır.