16 Mayıs 2020 Cumartesi

Fatih Camii’nde ilk hutbe ve bir itiraz


-Hamdi! Arapça ders almıştım, üniversitede iken, bir Molla’dan. Emsile’den başladım okumaya, fakat uzun süre gitmedi. Zira Arapça’nın kâideleri bitmiyor.
- Mülayim Bey! Biraz sabretseydiniz, belli bir süre sonra metinleri okumaya, anlamaya başlardınız. Sonrasında da gerçekten çok zengin bir edebiyat ile karşılaşacaktınız.
- Zengin edebiyat tarafı doğru da ben Arapça’yı Osmanlıcama faydalı olsun diye istemiştim. Öğrendiklerimin de faydasını gördüm. Devam etmememde Molla’nın takıntılarının da etkisi olmadı değil. Hareke takıntısı. Ne diyorsunuz ona?
- İrab.
-İşte o. Çok zordu benim için. Hasılı, beceremedim.
- Mülayim Bey, size bizim Peder Bey’den bahsetmiştim. Sizin bahsettiğiniz harekeleme takıntısı ifadesi çok doğru değil fakat sanırım bizim Peder özelinde bu ifade doğru.
- Nasıl yani?
- Kendisi sınavlarda sorduğu metinlerde hemze-i vasılların da gösterilmesini isterdi.
- Hemze-i vasıl ne ki?
- Kur’an okurken dikkat etmişsindir esasında.
- Neyse, anlaşılan gösterilse de gösterilmese de olacak bir şey. Fakat o ısrar ediyordu, diyorsun.
- Evet, aynen öyle.  
-Bizim ulemâ her dâim sevmiştir, Arapça bilgisini göstermeyi. Fatih Camii açıldığında dahi bir tartışma olmuş. Belki de o camideki ilk ilmi tartışma.
- Şimdi çok merak ettim, o tartışmayı. Herhalde çok esaslı bir konu tartışılmış.
- Pek o kadar da esaslı bir konu değil. Esasında, bir tartışma da değil bu. Bir itiraz. Konu da yine Arapça. Anlatayım:
Molla Sirac, Acem bölgesinden Fatih zamanında kaçarak İstanbul’a gelmiş. Onun geliş tarihi Fatih Camii’nin tamamlanma tarihine rastlamış. Sultan Fatih, Molla Acem’i dinlemiş ve konuşması hoşuna gitmiş. Onu, yeni camiin hatipliğine tayin etmiş.
Molla Sirac, hutbesine “el-hamdu lillahillezi vasafe’l-hâmidine bi’l-mehâmid. İnnî hâmidun alâ ni’amâihi, el-hamdulillah’ ifadesi ile başlarmış.
- Yani ne diyor?
- Siz de anlıyorsunuzdur biraz.
- Kelime kelime anlıyorum. Hâmid hamd eden demek. Niama da nimetler. Elhamdulillah da malum zaten.
- “Hamd edenleri mehâmid ile vasfeden Allah’a hamd olsun. Nimetleri için Allah’a hamd ederim.”
- Mehâmid derken ?
- Mehâmid hamd etmeye sebep olan özellikler demek.
- Yani nasıl oldu tercüme?
- Şöyle: Hamd edenleri hamde sebep olan özelliklerle vasfeden Allah’a hamd olsun.
- Anladım sanki. İtiraz nereye ki ?
-Yine dönemin bir başka âlimi Hatipzâde belki siz Molla Lütfi’nin idamı meselesinden hatırlarsınız?
- Hımm hatırlar gibiyim.
- O itiraz etmiş bu ifadeye. İfadenin şöyle olması gerektiğini söylemiş: “vasafa’l-hamidine bi’l-mehâmid” ifadesinin “vasafahu el-hâmidune bi’l-mehâmid”
- O zaman nasıl oluyor anlam ?
- “Hamdedenlerin hamdedilen özelliklerle hamdettikleri Allah’a hamd olsun”  
-Bir önceki neydi?
- “Hamd edenleri hamde sebep olan özelliklerle vasfeden Allah’a hamd olsun.”
- Tamam anladım. İkincisinde Allah hamd edenleri vasfediyor. Birincisinde ise hamd edenler hamd edilen özelliklerle hamd ediyorlar. Fakat bunların her ikisi de anlamlı. Bence itiraz edecek bir şey yok ortada.
- Esasında aralarındaki nüans önemli. Sanırım Türkçe tercümede pek kendini hissettirmiyor. Fakat şu noktayı teslim etmek gerek ki her iki cümle de kendi içinde anlamlı.
- Orası öyle de Fatih Camii’ndeki ilk hutbe sonrasındaki bir itiraz olması bakımından bana tuhaf geldi. Daha temel bir konu olmasını beklerdim açıkçası.
- Yahu Mülayim Bey,  dedim ya, bu bir tartışmadan ziyade itiraz. Bir de tabii Sultan Fatih’in de etkisi var bu işte. Fatih çok severmiş ulemanın birbiriyle tartışmalarını. Huzurunda yapılan tartışmalarla ilgili onlarca kayıt var. Dedim ya onun da etkisi vardır.
- Hamdi, açıkçası çok merak ettim huzurunda nelerin tartışıldığını.
- Onu da bir gün konuşuruz, Mülayim Bey.