17 Mayıs 2020 Pazar

Rüyada kurbağa görmek

- Mülayim Bey, yanlış hatırlamıyorsam, rüyâlarınızı yazdığınızı söylemiştiniz. Hâlâ yazıyor musunuz ? Hatta sözünüz de vardı, izin verecektiniz okumam için. 
- Yaklaşık 10 yıl önce bıraktım yazmayı, Hamdi. Böyle daha mutluyum, açıkçası. Rüyaları yazmak, onları unutmamak, onlarla sürekli yüzleşmek demek. Yazıp yazıp, okuyorsun.  Sonra bir de  bakıyorsun ki gördüğün rüyalar saçma sapan. Beklediğin gibi değil. Hasılı, baktım bu durum beni üzüyor, ben de kestim yazmayı. 
- Mesele rüyalarla ilgili değildir belki de. Sanki rüyaları tabir edecek kimse bulamamışsınız siz. 
- Yahu elimde bazı kitaplar vardı. İbn Sirin'i bilirsin. Fakat onlardan da pek netice alamadım. Hasılı, yazmayı bıraktım. Hem sen söylesene bir kelime daha vardı, rüyâ için kullanılan, neydi o ? 
- Siz 'vâkı'a'yı diyorsunuz.
- He, evet. Fakat ne alaka 'vâkı'a'. Vakıa olay demek. 
-Şöyle... Uyurken kalp duyu organlarının etkisinden kurtulduğu için berraklaşıyor ve Levh-i Mahfuz ile arasındaki perde kalkıyor ve Levh-i Mahfuz'dan vâki olan yani düşen şeye vâkıa deniyor. Türkçe'deki düş kelimesini hatırlayın Mülayim Bey.  Gerçi rüyâ ile vâkıa arasında da fark var. Neyse, ben yine de rüyalarınızdan kayda geçirdiklerinizi okumak istediğimi tekrarlayayım. 
- Yahu dedim ya, saçma sapan rüyalar. Mesela, sadece bir hayvan gördüğüm oluyor. Manasız şeyler yani. 
- O hatırınızda kalandır. Hatırınızda kalandan hareketle ancak ferasetli bir kimse mevzunun ne olduğunu tabir edebilir. 
- Ferasetli kimse mi dedin. Ara ki bulasın.
-  Bu rüya meselesinde biraz da muhatabı mutlu etmek de lazım sanki, Mülayim Bey. 
- Nasıl yani ? 
- Bir hikâye anlatayım size. Baştan söyleyeyim hikaye bir rüyâ tabiri üzerine, fakat tabir hiç de öyle derin değil. Basit bir şey. 
- Hikaye nasıl ? 
- Yine Fatih dönemi âlimlerinden..
- Dur bir ya. Hep Fatih dönemi âlimleri diyorsun. 
- Yahu sormayın bu aralar biraz onlarla ilgileniyorum, idare edin. 
- Eeee
- Şeyh İlahi isim bir zât var. Nakşiliği bu coğrafyaya taşıyanlardan. Onun sevenleri arasında bir yaşlıca hanım varmış. O bir gün Şeyh'in huzuruna gelmiş ve kendisini rüyasında kurbağa suretinde gördüğünü söylemiş. Kadının bu rüyadan korktuğunu düşünmüş olacak ki Şeyh, bir sıkıntının olmadığını, kendisine bir zarar gelmeyeceğini söylemiş fakat kadın bu cevapla tatmin olmamış. Yerinden de kalkmamış, beklemeye devam etmiş. 
- Bu kadının durumu biraz benim durumu andırıyor. Ben de kendimi hayvan suretinde görmüş bir hayli korkmuştum. Eee.. 
- Şeyh İlahi'nin aklına bir tabir gelmiş. Bu bir tabir mi tartışılır hatta. Arapçada kurbağanın karşılığı dıfda' kelimesi. Şeyh İlahi şöyle düşünmüş, dıfda' kelimesi iki hecedir. Birinci 'dıf' ki bu dıyafet yani Türkçemize geçmiş hâli ile ziyafet kelimesine işarettir. Diğeri da' dır ki o terk etmek, vaz geçmek manasındadır. Şeyh kadına rüyasını şu şekilde tabir etmiş: "Şeyhinin dostlarına bir ziyafet vermeye niyet etmişsin fakat yerinin darlığı   sebebiyle ondan vazgeçmişsin". Kadın bu tabir ile mutlu olmuş, gitmiş. 
- Çok ama çok tuhaf. Bu bir tabir değil ki. 
- Öyle demeyin Mülayim Bey, bu bir tabir ya da değil fakat muhatabı rahatlamak da bir yol. 
- Vallahi Hamdi, böyle tabir edenler olsaydı yazmaya devam ederdim rüyalarımı. 
- Keşke devam etseydiniz, Mülayim Bey.