- Hamdi, geçen gün Şevket Eygi merhumun mektubunu paylaştın, gördüm. Senin Peder Bey'e yazmış, 1965'te. Peder Bey de o sırada Almanya'da. O zaman rahmetli ile bir hayli eskiye uzanıyor, ilişkiniz.
- Mülâyim Bey, esasında Peder Bey gençken rahmetli ile tanışmış, Almanya'da olduğu sürede de onun gazetesinin dağıtımı ile uğraşmış Almanya'da. Fakat babam ve annemden dinlediğim Şevket Eygi profili biraz daha farklı. Şöyle ki rahmetli, babama Izharu'l-Hakk isimli meşhur eserin tercüme işini vermiş. Eygi, ilk ödemenin ardından babamı sıkıştırmaya başlamış, tercüme bir ân evvel bitsin diye. Tabii bizim Peder Bey, eserdeki ecnebi isimleri bulmak için Taksim'deki kiliselerin papazları ile görüşme gibi akademik kaygılarla hareket ediyormuş. Eygi de eseri bir an evvel basmak istiyormuş. Hasılı, babam aldığı ilk ödemeyi iade etmiş ve bu kitap işi böyle bitmiş. Klasör hâlâ Peder Bey'in odasında duruyor. Bu sebeple özellikle annem bir hayli kızıyordu, Eygi Bey'e.
- O zaman sen baban vasıtasıyla tanışmadın.
- Hayır, öyle olmadı. Eygi'nin e mailine "ubeydullahkucuk@gmail.com" bir mektup attım, görüşmek istediğimi söyledim. O zaman Ömer Nasuhi Bilmen üzerine bir yazı yazıyordum. O da gel görüşelim dedi. Maili, erken cevap almak için Osmanlı Türkçesi ile yazmıştım. Rahmetli çok severdi böyle işleri.
- Hassas ve dakik biri olduğu söyleniyor.
- Öyleydi, Mülâyim Bey. Öncelikle size verdiği saatte orada olmanız gerekiyor. Tam o saatte. Aksi takdirde ilk çiziğinizi alıyorsunuz. Diğer taraftan defter ve bir dolma kalem de lazım.
- Hamdi, bunları duymuştum. Yazdığını çizdiğini, dolma kalemini kontrol ediyor mu ?
- Etmez olur mu ? Sizi bir hayli süzüyor. Konuşma tarzınıza, oturmanıza kalkmanıza hepsine bakıyor. Şayet zihninde olumlu bir kanaat oluşursa kendini açıyor, aksi takdirde zor.
- Ben onu şu meşhur sabah namazı eylemlerinden hatırlıyorum. Bir hayli kişi katılırdı. Bizim zamanımızda en fazla Galatasaray Lisesi mezunu oluşu üzerinde durulurdu. Bulunması neredeyse imkansız şehirli Müslüman diye konuşulurdu.
- Vallahi, şehirli olduğu, zevk sahibi olduğu anlaşılıyordu. Literatür, özellikle 1950 ila 2000 arası dini literatür hakkında güçlü bir bilgisi vardı. Bir de Osmanlı zamanında yetişmişlerle de karşılaşmıştı, tabi. Ben, onun -senin de bahsettiğin- tavırları hakkında bilgi sahibi idim. Dolayısıyla hiç yadırgamadım. Fakat o tavırların bazıları tarafından yadırganabileceğini de anlamıştım. Yani tavırları bazılarına fazlasıyla didaktik gelebilmekteydi. Nitekim bir çok kimse de Eygi'yi bu şekilde anlatır.
- Ne demek istediğini anladım, Hamdi. Fakat bir rol model olarak muhafazakar kesimin her dâim ihtiyacı olan bir profildi.
- Öyle, cidden.
- Hamdi, onun hakkında "ümmetin mürekkebli dolma kalemi uçtu Rabbinin yanına" diye tarih düşürdün.
- Bence takıntısı olduğu "mürekkebli dolma kalem" nadir olması, güzel yazısının yanında her zaman elleri boyama potansiyeli taşıması gibi hususlar bakımından rahmetliyi çok iyi anlatıyordu.
- Elleri boyama?
- Şöyle, rahmetli ideal olarak gördüklerini her dâim vurgulardı. Osmanlı Türkçesi okumak; hat yazabilmek; batı lisanı bilmek vs. Tabi bunlar harika şeylerdi. . Fakat bu ideallerinin yanında bazı takıntıları da vardı ve bunlar idealleri ile beraber Şevket Eygi'yi oluşturuyordu. Dolayısıyla rahmetlinin ideallerinin peşinden gitmek çok kıymetli ise de her dâim ellerin boyanma riski taşımaktaydı. Fakat tabi mürrekkeb boyasından bahsediyorum. Mürekkeb yalamış her nefere yakışan bir mürekkeb boyasından.
- Allah rahmet eylesin.
- Âmin.
****


