8 Eylül 2022 Perşembe

Lüzumsuz Bilgiler

- Mülayim Bey, kraliçe öldü, duymuşsunuzdur.
- Tabi ki duydum, haberler sürekli geçiyor.
- Kraliçe Elizabeth sizin hayatınız boyunca hep vardı di mi? 
- Evet, hep vardı. Fakat gençken tahttan feragat eden Edward, onun uğruna tahtı bıraktığı eşi felan da çok konuşulurdu. Yıllar geçti, onlar öldüler, hikayeler de değişti. Prens Charles ve Lady Diana hikayesi herkesin malumu. Şimdilerde de bir başka prensin hikayesi. 
- Hikayeler bitmiyor. Hepsini de biliyoruz.
- Evet, esasında bizler için lüzumsuz bilgiler kabilinden. Fakat ziyadesiyle vakıfız hikayelere. Bu durum beni hiç mutlu etmiyor !
- Nasıl yani? Kral deyince aklıma Elizabeth'in amcası Edward'ın gelmesi bundan sonra da Charles'ın gelecek olması hiç hoşuma gitmiyor. Kraliçe deyince de Elizabeth'in. Az önce sen de bana kraliçe öldü dedin. Bu çok manidar. İngiliz kraliçesi Elizabeth demedin!! 
O kadar çok bilgimiz var ki bunlar hakkında. İkinci Dünya Savaşı'nda ne yaptığından ne yediğine ne içtiğine kadar..
- Sanırım sizi anladım, bir reklam kampanyasına alet oluyoruz demek istiyorsunuz. Fakat bu bilgiler çok da lüzumsuz olmasa gerek, tanıma amaçlı bilgiler olarak kabul edilebilirler.
- Öyle deme Hamdi, biz kendi kadim tarihimizi ne kadar biliyoruz ?! Onu bırak, yakın tarihimizle ilgili ne kadar bilgimiz var?! 
- Kabul etmek lazım özellikle yeni neslin bu konularda bilgisi zayıf.
- Hamdi! Tarihin ile ilgili ne kadar bilgi bilirsen hatta lüzumsuz diyebileceğin bilgi bilirsen köklerinle o kadar barışık olursun. İşte bu adamlar lüzumsuz işlerle kraliyetlerini ayakta tutmaya çalışıyorlar. Ve bunu da sonuna kadar başarıyorlar.

17 Ağustos 2022 Çarşamba

Zehra Hanım Yıllar Sonra Kütüphanesi’nde


 


-Mülayim Bey, bugün annemi Kuyucu Murat Paşa Medresesi’ndeki İslam Tetkikleri Enstitüsü Kütüphanesi’ne götürdüm.

- Her daim bahsediyorsun, annenin kütüphanecisi olduğu meşhur kütüphane.

- Evet, o. Küçüklüğüm geçti, o kütüphanede.

- Annen çalışıyordu. Sen de annenle beraber kütüphaneye gidiyordun.

- Evet tam da öyleydi. Peki annen nasıl buldu yeni kütüphaneyi?

- Şaşkınım, zira annemin kütüphanenin eski yerinin daha güzel olduğunu söyleyeceğini düşünüyordum. Öyle olmadı, yeni yeri çok beğendi.

- Eski kütüphane nasıldı, hatırlıyorsun di mi?

- Hatırlamaz mıyım? O zaman çok büyük gelirdi bana, kütüphane. Girişte hemen sağda annemin masası vardı. Solda fiş dolabı. Kütüphanenin en uç köşesinde ise bir koltuk vardı. Annem, Zeki Velidi Togan’ın orada istirahat ettiğini söylerdi. Bir de hemen karşısında bir kasa vardı, kocaman, yeşil. Bunların dışında pek bir şey hatırlamıyorum.

- Bir kütüphanede küçüklük anılarının olması çok etkileyici. Hayatını etkilemiş olmalı.

- Bu konuda kafam çok karışık Mülayim Bey. Küçüklük anılarımın bir kütüphanede olması, bazı bakımlardan çok güzel. Kitabı tanımak, sevmek, daha birçok şey. Çok resmim var, kütüphanenin hemen önünde. Fakat bir çocuğun yeri orası mı? İşte orasını tam kestiremiyorum.

- Sen de beni şaşırttın, bu durumun hayatına yön verdiğini falan anlatacaksın diye düşünmüştüm.

- Yani arada sırada yine kütüphaneye gelseydim de keşke daha çok oyun oynasaydım arkadaşlarımla.

- Neyse, hasılı anneni bir hayli mutlu ettin, aferin sana.

- Eyvallah, Mülayim Bey.

2 Ağustos 2021 Pazartesi

Ahmet Kethüda Çeşmesi





Bânî-i evvel  ki Ahmed Kethüdâ bir ehl-i hayr
Bu mahalde çeşme yapmışdı suyu cârî iken 

Hoca Paşa yangınında muhterik olmuş idi

Çeşme-i nevle hayatın buldu bu cây-i kühen

Hazret-i Abdülhamid Han'ın uluvv-i himmeti

Her harâbe-zârı kıldı sû-be-sû ma'mûr-ı ruşen

Cû-i lutfun akıdup yapdı yeni bu çeşmeyi

Sa'yini meşkûr ede anın Hüdâ-yı zû'l-minen

Ehl-i hayrın nâmı âsârıyla dillerde kalır Âdemî âsârıdır âlemde dâim andıran

Söyledim atşâna Sâ'ib cevherin târihin Aynıdır âb-ı hayâtın nûş kıl bu çeşmeden

1297


Cağoloğlu yokuşundaki çeşme


Ricâl-i Devlet-i aliyye'den ebniye-i hâssa müdürü esbak merhum Seyyid Abdülhalim Efendi'nin 





halîlesi Şerîfe Züleyha Hanım'ın ve bâni-i evvelin ruhlarıyçun el-Fâtiha fî Receb 1287









Ve mine'l-mâ'i külle şey'in hayy

 

22 Temmuz 2021 Perşembe

“İstememek”

-Mülayim Bey, Medreselerin Islâhı isimli Hoca Muhyiddin’in yazdığı  bir risâle var. Bir kitap çalışmam sebebiyle tekrar okudum risâleyi. Risâle 1900’lerin başında yazılıyor. O dönem yaşanan teknolojik gelişmeler de tasvir ediliyor.

- Hamdi! tren, telgraf, elektrik onları anlatıyordur…

- Evet onları anlatıyor. Fakat anlatım tarzı etkileyici geldi bana. Muhtasaran ve meâlen aktarıyorum.

-Buyur..

-“Vaktiyle okyanuslarda rüzgarı bekleyen gemiler, bugün buhar sâyesinde bir aylık yolu bir günde alıyorlar. Bir senede haber alınamayan uzakdoğudaki Japonya ve Çin’den bir saniyede uzakbatıdaki Londra’ya telgraf sayesinde yalana ihtimali olmayan haberler ulaşır. İcad olunan elektrik sayesinde karanlığa bürünmüş olan geceler aydınlandı. Elektrik ocak hizmetlerine, yemek pişirmeye de yarıyor. Yine elektrik bir kahve parasına yüzlerce insan dolusu arabaları saatlerce gezdiriyor. On günde gidilemeyen hırsızlardan geçilemeyen dağları delerek döşeli odanda oturur gibi güneş yüzü görmeden gidiyorsun. Yine tabii fenlerdeki terakkinin izlerinden biri olarak insanlar balonlar sayesinde kuşlarla müsabaka ediyorlar. Piyano çalar gibi bir makinenin üzerinde parmak oynatmakla cerideler gibi evrak basıyorlar. Fotografya sayesinde bir cemiyette bir tiyatroda dolaşan lafları, oyunları, şarkıları, çalgıları evdeki odadan işitiliyor.”

- Hamdi, adam bizim bugünlerde beğenmediğimiz ne varsa nimet diye saymış. Tren, balon, daktilo... Buradan hareketle  sanırım tabii ilimler de medreseler de okutulmalı diyecek.

- Mülayim Bey, o değil de. Yüz yıl sonra ne olacak? Bugünün nimetleri o gün bizim şimdiki tavrımızla mı karşı karşıya kalacak.

- Hamdi, öyle görünüyor. Fakat bundan sonraki gelişmeler tad kaçırıcı da olabilir. Belki de insanlık artık gelişme istemez.

- ‘İnsan’ ve ‘istememek’….  bence bu imkansız Mülayim Bey.

- haklısın Hamdi.

 

3 Temmuz 2021 Cumartesi

Telefon mu balta mı?


Yirmili yaşlarımın başlarına kadar yaşadığım bahçeli evimiz bugün defaatle aklıma geldi, durdu. Oğlum Tuğrul'u Silivri'deki evimizin bahçesinde oynayışını ve de elinden hiç düşürmediği telefonu sanki bir daha hatırlamayacak gibi bırakışını gördükçe eski evimizi düşündüm durdum.

Babam, ne kadar büyük bir nimetin içerisindesiniz derdi, sürekli. Ben daha çok meyve ağaçlarını kastettiğini düşünüyordum, küçükken. Arada sırada da kızıyordum babama. Zira bitmiyordu evin dertleri. Haşerat, hatta, babamın av hastalığı sebebiyle bahçede sayıları bazen 2 hatta 3 olan köpeklerin üzerindeki ilaçla yok edilemeyen pireler. Bunların yerine bir apartman dairesi daha cazipti oysa ki. Güzel yanları da vardı elbet. Bahçede kuyu kazmak, kimseye çaktırmadan ateş yakmak gibi bir sürü oyun. Hatta av hastası bir babanız varsa size aldığı havalı tüfekle bahçeyi av yerine bile çevirebilirsiniz. Biraz kar da yağdı mı kar üstüne bıraktığınız bir kaç buğday tanesine toplanan sığırcıklardan birini vurabilirsiniz. Bahçedeki tadilattan kalan bir kum eleğinden yaptığınız kapanla beş hatta altı sığırcık bile yakalayabilirsiniz. 

Bunları bir apartman dairesindeki çocuk hayal bile edemezdi. 

Gitgellerle geçmişti küçüklüğümüz. Acaba evimiz nasıldı? Oynamak için iyi olabilirdi ama ya konforu?! Bahçede her yıl tekrarlanan işler de vardı, günlük rutinler de. Bahçe kazılacak, köpeklere yem verilecek, ceviz toplanacak, muşmula toplanacak, kuyudaki dalgıç motoru çalıştırılacak, sebzeler ağaçlar sulanacak, daha bir dolu iş. Bitmiyordu işler. 

Bizler, zaman zaman apartman hayatına hasretle baksak da sahiplenmiştik evimizi. Babam,  'size güzel bir teklifle geliyorum" diye kapımıza gelen müteahite, biz hayatımızdan memnunuz diye cevap verişimi bir hayli takdir etmişti. Ben de babamın bu takdirine çok sevinmiştim. 

Belki de salgının etkisiyle bugünlerde anlamaya başlıyorum ki o evin bize kazandırdıkları çok daha fazla imiş.

Bugün Silivri'deki bahçeli evimizde oynayan oğlum Tuğrul'un bir günde kazandığı gelişimi görünce o eski evimizin değerini takdir edebildim, sanki. Tuğrul'un eline balta alışı, onu tahtaya vuruşu beni hiç kaygılandırmadı. Elinde daima olan telefondan çok daha masum geldi bana o balta. 




2 Kasım 2020 Pazartesi

Burhan Kuzu

 - Burhan Bey ile ilgili âilemden de çok hikaye dinledim, Mülayim Bey. Burhan Bey, Nevzat Yalçıntaş uğrarlarmış İslam Araştırmaları'na. Annem onun espiritüel kişiliğinden bahsederdi. 

- Başkanlık sisteminin mimarıdır denilebilir. Erken sayılabilecek bir dönemde hep bu sistemi savundu. 

- Evet, evet. Televizyonda eğlene eğlene izlediğim ve takdir ettiğim nadir akademisyenlerdendi. 

- Yani fiyakalı mesleği vardı. Yetmişlerde akademisyenliğin oldukça havalı olduğu bir dönemde akademiye girmiş. O zaman 'asistan' ifadesi bile ayrı bir havalı. Bir de akademinin meşhur sorusu 'ne çalışıyorsun'a verilecek cevabı muhteşem: "anayasa hukuku".

- Diyorsunuz ki kim onunla arkadaş olmak istemez. 

- Denir ki bir tabib bir de avukat dost her daim iyidir. 

-Aslında ben Burhan Kuzu ile ilgili başka bir hikaye anlatacağım. Sanırım 10 seneden daha fazla oldu. Fakültemizin sekreteri emekli olmuş, yeni sekreter olmak isteyen namzedler de belirmişti. Burhan Kuzu bu adaylardan birisi için telefonla tezkiyede bulundu, o zamanki dekana. Fakat dekan Burhan Bey'in tezkiye ettiğini atamadı, hâsılı komik bir iş oldu, yakınlardaki bir birimdeki bir memur Fakültemize sekreter olarak görevlendirildi. Çok kötü olmuştu cidden. Fakülte sekreteri Fakülte'de ne olduğundan bî-haberdi. 

- Fakat şaştım açıkcası. Burhan Kuzu tezkiye etmiş. O memur sekreter olmalıydı sanki. 

- Bu konuda Burhan Kuzu'nun ne dediği önemli. Bence Rahmetlinin yaptığı samimî bir tezkiye idi. Tezkiyesini yaptı ve sonra da ne oldu ne bitti diye pek ilgilenmedi. 

- Bunu bir fazilet olarak saymak gerek sanki. 

- Haklısınız. Allah rahmet eylesin.