2 Kasım 2020 Pazartesi

Burhan Kuzu

 - Burhan Bey ile ilgili âilemden de çok hikaye dinledim, Mülayim Bey. Burhan Bey, Nevzat Yalçıntaş uğrarlarmış İslam Araştırmaları'na. Annem onun espiritüel kişiliğinden bahsederdi. 

- Başkanlık sisteminin mimarıdır denilebilir. Erken sayılabilecek bir dönemde hep bu sistemi savundu. 

- Evet, evet. Televizyonda eğlene eğlene izlediğim ve takdir ettiğim nadir akademisyenlerdendi. 

- Yani fiyakalı mesleği vardı. Yetmişlerde akademisyenliğin oldukça havalı olduğu bir dönemde akademiye girmiş. O zaman 'asistan' ifadesi bile ayrı bir havalı. Bir de akademinin meşhur sorusu 'ne çalışıyorsun'a verilecek cevabı muhteşem: "anayasa hukuku".

- Diyorsunuz ki kim onunla arkadaş olmak istemez. 

- Denir ki bir tabib bir de avukat dost her daim iyidir. 

-Aslında ben Burhan Kuzu ile ilgili başka bir hikaye anlatacağım. Sanırım 10 seneden daha fazla oldu. Fakültemizin sekreteri emekli olmuş, yeni sekreter olmak isteyen namzedler de belirmişti. Burhan Kuzu bu adaylardan birisi için telefonla tezkiyede bulundu, o zamanki dekana. Fakat dekan Burhan Bey'in tezkiye ettiğini atamadı, hâsılı komik bir iş oldu, yakınlardaki bir birimdeki bir memur Fakültemize sekreter olarak görevlendirildi. Çok kötü olmuştu cidden. Fakülte sekreteri Fakülte'de ne olduğundan bî-haberdi. 

- Fakat şaştım açıkcası. Burhan Kuzu tezkiye etmiş. O memur sekreter olmalıydı sanki. 

- Bu konuda Burhan Kuzu'nun ne dediği önemli. Bence Rahmetlinin yaptığı samimî bir tezkiye idi. Tezkiyesini yaptı ve sonra da ne oldu ne bitti diye pek ilgilenmedi. 

- Bunu bir fazilet olarak saymak gerek sanki. 

- Haklısınız. Allah rahmet eylesin. 

Fakülte İnşaatında Bir Mecusi


 - Mülayim Bey, size daha önce de anlatmıştım. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi şu an Fatih'te bulunan binasına 2006 yılında taşınmıştı. Ben, Osman Sacid Arı ve Bekir Kuzudişli taşınmanın yaklaşık bir yıl öncesinde 'öncü birlik' olarak inşaat halindeki binaya gönderilmiştik.  Şimdilerde A Blok dediğimiz akademisyenlerin odalarının bulunduğu binada hemen girişteki odayı bizlere vermişlerdi. 

- Türkiyat'a, Üniversite Matbaasına komşuydunuz, anlaşılan. 

- Evet, evet. Belki bilmiyorsunuzdur her iki bina da yıkıldı yıkılacak bugünlerde. 

- O şekilsiz binaların yıkılmasına sevinmemek mümkün mü ? 

- Neyse, girişteki odada bizler bir hayli hatıra biriktirmiştik. Öncelikle oda kışın çok soğuktu. Isınmayan, inşaat halindeki bina soğuğu. Büyükçe bir soba almıştık fakat pek kâr etmemişti. O sobada bir kaç defa kestane kebap tecrübemiz oldu da soba bize o kadar da değil dedi. 

- Bu durum sizler için bütün bunlara rağmen iyi olmuştur ne bileyim. 

- İyi oldu evet. Akademik hayatla meşgul olduk. Açıkcası geldiğimiz yer Bahçelievler olduğu için özlemedik de. Fakat bazı lüzumsuz işlerle de uğraştık tabi. 

- Ne gibi. 

Müteahit ile onun adamları ile muhatap olma en başta. Gerçi o müteahit daha sonra bizim hanımın ailesinin evinin de müteahiti çıktı. Neyse ona ve adamlarına her daim o meşhur soruyu sorduk: 'ne zaman bitecek!'

- Amma bitti en sonunda. 

- Bitti de altı koca sene ha bitti ha bitecek ile geçti. En sonunda bin bir türlü hâdise ile binaya taşındık. Bir işçi vardı. Adını tam hatırlayamıyorum. Osman Sacid ile beraber arada konuşuyorduk onunla. İranlı olduğunu öğrenince Müslümandır diye düşünmüştük. Daha sonra konuşunca Mecusi olduğunu anlamıştık. 

- İranlı işçi Mecusi çıktı yani. 

- Yani tabi çok da şaşılacak bir şey değil de biz hayret etmiştik. Nerede şimdi acaba ? 

- Kuvvetle muhtemel buradan Avrupa'ya geçmiştir. 

- Olabilir.