2 Kasım 2020 Pazartesi

Burhan Kuzu

 - Burhan Bey ile ilgili âilemden de çok hikaye dinledim, Mülayim Bey. Burhan Bey, Nevzat Yalçıntaş uğrarlarmış İslam Araştırmaları'na. Annem onun espiritüel kişiliğinden bahsederdi. 

- Başkanlık sisteminin mimarıdır denilebilir. Erken sayılabilecek bir dönemde hep bu sistemi savundu. 

- Evet, evet. Televizyonda eğlene eğlene izlediğim ve takdir ettiğim nadir akademisyenlerdendi. 

- Yani fiyakalı mesleği vardı. Yetmişlerde akademisyenliğin oldukça havalı olduğu bir dönemde akademiye girmiş. O zaman 'asistan' ifadesi bile ayrı bir havalı. Bir de akademinin meşhur sorusu 'ne çalışıyorsun'a verilecek cevabı muhteşem: "anayasa hukuku".

- Diyorsunuz ki kim onunla arkadaş olmak istemez. 

- Denir ki bir tabib bir de avukat dost her daim iyidir. 

-Aslında ben Burhan Kuzu ile ilgili başka bir hikaye anlatacağım. Sanırım 10 seneden daha fazla oldu. Fakültemizin sekreteri emekli olmuş, yeni sekreter olmak isteyen namzedler de belirmişti. Burhan Kuzu bu adaylardan birisi için telefonla tezkiyede bulundu, o zamanki dekana. Fakat dekan Burhan Bey'in tezkiye ettiğini atamadı, hâsılı komik bir iş oldu, yakınlardaki bir birimdeki bir memur Fakültemize sekreter olarak görevlendirildi. Çok kötü olmuştu cidden. Fakülte sekreteri Fakülte'de ne olduğundan bî-haberdi. 

- Fakat şaştım açıkcası. Burhan Kuzu tezkiye etmiş. O memur sekreter olmalıydı sanki. 

- Bu konuda Burhan Kuzu'nun ne dediği önemli. Bence Rahmetlinin yaptığı samimî bir tezkiye idi. Tezkiyesini yaptı ve sonra da ne oldu ne bitti diye pek ilgilenmedi. 

- Bunu bir fazilet olarak saymak gerek sanki. 

- Haklısınız. Allah rahmet eylesin. 

Fakülte İnşaatında Bir Mecusi


 - Mülayim Bey, size daha önce de anlatmıştım. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi şu an Fatih'te bulunan binasına 2006 yılında taşınmıştı. Ben, Osman Sacid Arı ve Bekir Kuzudişli taşınmanın yaklaşık bir yıl öncesinde 'öncü birlik' olarak inşaat halindeki binaya gönderilmiştik.  Şimdilerde A Blok dediğimiz akademisyenlerin odalarının bulunduğu binada hemen girişteki odayı bizlere vermişlerdi. 

- Türkiyat'a, Üniversite Matbaasına komşuydunuz, anlaşılan. 

- Evet, evet. Belki bilmiyorsunuzdur her iki bina da yıkıldı yıkılacak bugünlerde. 

- O şekilsiz binaların yıkılmasına sevinmemek mümkün mü ? 

- Neyse, girişteki odada bizler bir hayli hatıra biriktirmiştik. Öncelikle oda kışın çok soğuktu. Isınmayan, inşaat halindeki bina soğuğu. Büyükçe bir soba almıştık fakat pek kâr etmemişti. O sobada bir kaç defa kestane kebap tecrübemiz oldu da soba bize o kadar da değil dedi. 

- Bu durum sizler için bütün bunlara rağmen iyi olmuştur ne bileyim. 

- İyi oldu evet. Akademik hayatla meşgul olduk. Açıkcası geldiğimiz yer Bahçelievler olduğu için özlemedik de. Fakat bazı lüzumsuz işlerle de uğraştık tabi. 

- Ne gibi. 

Müteahit ile onun adamları ile muhatap olma en başta. Gerçi o müteahit daha sonra bizim hanımın ailesinin evinin de müteahiti çıktı. Neyse ona ve adamlarına her daim o meşhur soruyu sorduk: 'ne zaman bitecek!'

- Amma bitti en sonunda. 

- Bitti de altı koca sene ha bitti ha bitecek ile geçti. En sonunda bin bir türlü hâdise ile binaya taşındık. Bir işçi vardı. Adını tam hatırlayamıyorum. Osman Sacid ile beraber arada konuşuyorduk onunla. İranlı olduğunu öğrenince Müslümandır diye düşünmüştük. Daha sonra konuşunca Mecusi olduğunu anlamıştık. 

- İranlı işçi Mecusi çıktı yani. 

- Yani tabi çok da şaşılacak bir şey değil de biz hayret etmiştik. Nerede şimdi acaba ? 

- Kuvvetle muhtemel buradan Avrupa'ya geçmiştir. 

- Olabilir.  




1 Kasım 2020 Pazar

Şan Kaniri

 - Mülayim Bey, ölmüş, Jeyms Bond'u oynayan meşhur aktör. 

- Şu sör olan. İskoç. Ona sör ünvanı vermeyeceklerdi. İskoçya'nın bağımsızlığını mı istiyormuş? Ya da daha fazla imtiyaz mı? Neyse sonunda sör olmuş. Heybetli adamdı, izlemiştim bir kaç filmini. Yaşlandıkça ona bir ağırlık çöktü sanki. 

- İlk defa Gülün Adı isimli meşhur filmde izlemiştim. Aslında tam da hatırlayamıyorum, belki de İndiana Jons'un babası olarak izledim ilk defa. 60lı yaşlarındaki görüntüsü zihnime kazındığı için daha önceki filmlerini izleyince, hemen intikal edememiştim. 

- İndiana Jons'ta meşhur profesörü oynuyordu di mi ? 

- Evet, meşhur arkeolog. Belki uzmanları daha uygun bir şekilde ifade eder ama Amerikan film endüstirisi onu hem bilge hem de espritüel biri olarak pazarladı. Antoni Kuin'de de benzer bir hava vardı. Ama bu sanki elitlerin tercihi idi. Neyse, konuya çok hakim olmadığımı söyledim. 

- Hamdi, sizin neslin de bizim neslin de özellikle gençlik yıllarına bu endüstirinin etkisi büyük oldu. Ne kadar okusak yazsak hayal etsek de görsel etki bambaşka. Böylelikle zihinlere bir bilge adam bir profesör resmi yerleştiriyorlar. Ben de emin değilim ama bu konuda psikologlar, sosyologlar bir şeyler diyecektir elbet. Bu da bir nevi emparyalizm. 

- Mülayim Bey, dediklerinize hak vermekle beraber, bizlerin de bu etkiye fazlasıyla teşne olduğumuzu üzülerek söylemek isterim. Bence asıl sorun, hayal edebilmekte. Hayal edebilmek için de kültürel olarak yeteri kadar müktesabata sahip olmak lazım. Yani kendi köklerini bilmek, dünya tarihini bilmek vesaire vesaire. Bakmayın bu fantastik denilen filmlerin arkasında da aslında önemli bir birikim var. Biz hayal edebilmeye yeni başladık diye düşünüyorum. Aklımıza ilk gelen tarihimiz oldu. Allah'tan tarihimizin bize sunduğu malzeme geniş. Bu sebeple uzun bir süre kullanırız bu malzemeyi. Fakat gençlik esaslı kurgular isteyecektir bir süre sonra. İşte o sınavı verirsek, bizden sonraki nesil için bir manası kalmaz, malum endüstrinin ve onların aktörlerinin. 

- Ben göremem de sen ucuna yetişirsin herhalde. 

- Öyle demeyin Mülayim Bey, ikimiz de görelim inşallah. 


31 Ekim 2020 Cumartesi

Mesut Yılmaz

 - Mülayim Bey, Mesut Yılmaz, hakkındaki hayretimin küçüklük yıllarımdan beri değişmediği bir siyasi liderdir. 

- Hayret? 

- Müsbet bir hayretten bahsetmiyorum. Hee, yalnız bir husus var, eskiden olduğu gibi tütün tüketmeye devam etseydim, ağızlıkla sigara içişine bir methiye düzebilirdim. Allah'tan artık tütün içmiyorum, dolayısıyla methiye düzemem. 

- Nasıl bir hayret peki ? 

- Mâlum, bizim küçüklüğümüzde siyâsîler aynı zamanda birer karikatür şahsiyetti. Zamanın akışıyla bizler büyüdük ve onlar hakkındaki kanaatlerimiz de olgunlaştı. Hakkında söylenenlerin ne anlam taşıdığını anlamaya başladık. Mesela fötr şapkalı Çoban Sülü; Boğaziçili Tansu Çiller..

- Peki Mesut Yılmaz ? 

- Siz de hatırlarsınız, hızlı konuşamıyordu, sürekli "eee", "eee". Bu özelliği ile dalga geçiliyordu. Fakat Mesut Yılmaz'ın halktan gelmediği çok açıktı. 

- Öyle deme! Rize'den hep tulum çıkarırdı. Sanırım 2007'de bile seçildi. 

- Onun sebebi içimizdeki müzmin hastalık "memleketçilik". 

- Haklısın.

- Devam edeyim. Bir başarısı var mı diye düşünüyorum. Yani Süleyman Demirel'e barajlar kıralı  deniyordu; Özal zamanında enflasyon vardı ama özel sektör uçmuştu. Hasılı Mesut Yılmaz ne yaptı sorusunun cevabı yok bende. 

- Hamdi, Mesut Yılmaz'ın babasının Beyaz Saray'ın sahibi olduğunu biliyorsun dimi ? 

- Eskiden kitapçıların bulunduğu meşhur Beyaz Saray. 

- Babam ne zaman oradan geçsek Mesut Yılmaz'ın babasının zengin birisi olduğuna işaretle 'bu bina onların' derdi. 

- Yarasa demişti İmam Hatipliler için; sanırım Macaristan'da dayak bir de pijama olayı vardı.

- Yarasa ifadesi ve benzeri ifadeler olmasaydı bir çok kişi belki biraz daha olumlu konuşabilirdi hakkında. Haklı olarak akıllardan çıkmıyor bu ifade. 

- Senin hep dediğin bir şey var böyleleri hakkında, benim de sormaya başladığım bir soru bu ? 

-Neden yaşlılıklarında bir hâtıra yazıp nâdim olmadıkları di mi? 

- Evet. 

- Esasında var böyle nâdimler. Rıza Tevfik gibi.

- Var evet de genelde olmuyorlar. 

29 Ekim 2020 Perşembe

Ediplerin eşleri

- Mülayim Bey, geçen gün mezatta görünce dayanamadım, hemen aldım. Sermet Sâmî Uysal'ın Eşlerine Göre Ediplerimiz başlığı ile 1950li yıllarda Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınladığı röportajlarının kitaplaşmış hâli. 

- Sermet ne demek acaba ? 

- Mülayim Bey, duyduğunuz ve anlamını bilmediğiniz isimlerin manalarını sorma alışkanlığınız bana da sirayet etti. Ne yapacağız?!

- Yahu neden bir illet gibi bakıyorsun bu alışkanlığa.

- Neyse, Sermed sonsuz, ebedi demek. Dönelim kitaba. 

- Bir dakika. "Eşlerine Göre Ediplerimiz" başlığı  bugünün deyimi ile sağlam reyting alır. 

- Başlık gerçekten dikkat çekici. Muhtevanın da aynı dikkati sizde uyandırması için edipleri tanımak bilmek lazım. Gençlerimiz ne kadar tanıyor onları pek bilemiyorum. 

- Eee, bahsetsene kitaptan. 

- Sermed Sâmî, edibe ulaşıyor, genellikle edib üzerinden eşi ile görüşmek üzere bir randevu talep ediyor. Edip ve eşinin beraber olduğu bir mecliste röportaj yapıyor. Sorular esasında çok klasik. Nasıl tanıştınız, eşiniz nasıl çalışır, sizinle istişare eder mi, eserlerinde siz var mısınız, batıl itikadı var mıdır felan filan. 

- Hangi edipleri okudun? 

- Reşat Nuri, Peyami Safa'ya baktım onlar pek dikkatimi çekmedi açıkcası. Refik Halit Karay'ı dikkatle okudum. 

- Memleket Hikayelerinin yazarı. 

- Evet. 

- Refik Halid - sanırım- ikinci eşi Nihal Hanım ile evlendiğinde, Nihal Hanım'ın yaşı bir hayli küçükmüş. Bu sebeple bazı sıkıntılar olmuş, hanımı öncelikle bunu vurguluyor. Hanımı onun siyasetten kopmasında da etkili olduğunu söylüyor. 

- Yahu bunlar klasik hikayeler. Bizim hanım da beni bu kadar değiştirdi. Sen başka neler var ondan bahset? 

- Vallahi klasik hikâyeler var bir hayli. Fakat yine Refik Halit'in bir itirafı dikkatimi çekti. Refik Halit'e Nilgün isimli romanının neden uzadığı soruluyor. Daha kısa bir roman olsaydı daha iyi bir roman olacağı da ekleniyor. 

- Güzel soru, ne diyor peki buna. 

- Refik Halit açıkça o zaman maddi sıkıntılarım vardı. Roman gazetede de tefrika ediliyordu. Okuyucu da tutmuştu. Bu yüzden de romanın kompozisyonunu düşünmek yerine gazetenin tirajını ve kendi bütçemizi düşünmek zorunda kaldık diyor. 

- Maddi kaygılar, değişmeyen kaygılar. Bitirecek gibi durmuyorsun kitabı. 

- Sıkıldım. Anneme vereceğim, o sonuna kadar okuyacaktır. 

- Hamdi, edipleri, yazarları asla âileleri üzerinden değerlendirmemek lazım. Bıraktıkları izlerden yani eserlerden değerlendirmeli. 

- Haklısınız. Fakat bu tür bilgilerin de ayrı bir cazibesi var. Neyse...






28 Ekim 2020 Çarşamba

Mühür

 - Mülayim Bey, sanırım sizler mühür taşınılan zamanlara yetişmemişsinizdir. 

- Hamdi, şöyle: Bizim zamanımızda hâlâ mühürler vardı. Fakat mühür bizden önceki neslin çokça kullandığı bir şeydi. Bende babamdan, dedemden kalan mühürler var. Arada sırada onları yeni aldığım eski kitaplara basıyorum. Yeni alınan a4'lere basınca tam olarak tarif edemeyeceğim bir şekilde tuhaf duruyor. 

- Mührün yaygınlaşma sebebi, mühür sahteciliğinin zorluğu imiş. Ahmet Muhtar Nasuhoğlu'nun Yâd- Mâzî ve Hayatımın Tarihi adlı eserinde bu konu ile ilgili bir bahis var. O diyor mühür sahteciliği imzadan zor diye. Bu sebepten de yaygınlaştı kullanımı, diye ekliyor. 

- Gerçekten bizden önceki nesil hep mühürle işlerini görürdü. Nasuhoğlu bir dâvâda nasıl mührün kopyalandığından bahsediyor.

- Nasıl yapmışlar? Kesinlikle bir benzerini yaptırmışlardır. 

- Öyle değil. Mühür taze olursa onu bir başka kağıda geçirmek mümkün imiş. Dil ile bastırılmış beyazı kağıdı mühürlü kağıdın üstüne basıyorlarmış. Mühür ters olarak o kağıda alınıyormuş. İkinci bir kağıdı ıslatıp bu kağıda basınca mühür oraya çıkıyormuş. 

- Anladım da. Dil ile ıslatılmasının bir anlamı var mı ? Ayrıca o mühür çıkarsa da silik çıkar. 

- Hani mürekkebi de dil ile ıslatarak siliyorlar ya belki de o sebepten söylenmiştir. Silik olabileceğini Nasuhoğlu da diyor o yüzden taze vurgusu var herhalde. 

- Herhalde. 

- Mülayim Bey, fakat, mühürdeki asalet de başka şeyde yok. 

- Haklısın. 






26 Ekim 2020 Pazartesi

Tuğrul Bey, hayat felsefesi

 - Mülayim Bey, 1969'da Kültür Bakanlığı "1000 Temel Eser" isimli bir seriye başlamış, malumunuzdur.

- Evet, tabii, kütüphanemde mevcut o eserlerden bazıları. 

- O takdirde,  bu 1000 eserin köylerde kurulacak kütüphanelerin kitaplarını teşkil edeceğini, amacın bu olduğunu da hatırlarsınız. 

- Hayal meyal, o meyanda laflar hatırlıyorum. Fakat kütüphane kısmı hâyal oldu tabi. Kütüphaneli köy özellikle 1000 kitaplı bizler için fazlasıyla hayal hâlâ sanki. 

- Öyle de böyle bir şeyin düşünülmesi ve bir serinin oluşturulması da takdire şâyân. 

- Haklısın. 

- Bu serinin eserlerinden birisi de M. Altay Köymen'e âit Tuğrul Bey ve Zamanı

- O da var kütüphanemde.

- Okudunuz mu peki?

- Kütüphanedeki her kitap okunmaz Hamdi, bunu sen de biliyorsun. 

- Biliyorum da bu soru da her zaman sorulur.

- Öyle tabi. Okumadım ama gözden geçirdim tabi. 

- Tuğrul Bey'in kendisine âit bir hayat felsefesinin olduğunu söylüyor, Köymen. Öleceği sırada söylediği sözleri şöyle naklediyor. 

"Benim (Tuğrul Bey) durumum bir koyuna benziyor: yüzünü kırpmak için ayakları bağlandığı zaman boynunun kesileceğini zanneder ve ızdırap çeker, serbest bırakılınca sevinir; sonra kesilmek için bağlanır; yünü kırpılmak için bağlandığını zanneder, sukunet bulur, fakat boynu kesilir. Yakalandığım bu hastalık boynu kesilmek üzere bağlanan koyununun durumuna benzer"

- Hamdi, sanırım hastalığın ölümcül olmayacağını düşünmüş fakat bu hastalık onu ölüme götürmüş. 

- Evet evet öyle diyor da. Bu durumda "kendine mahsus hayat felsefesi" ne oluyor, Tuğrul Bey'in. 

- Oradaki hayat felsefesi ifadesi haklısın insanı büyük bir beklentiye sokuyor. Fakat anlaşılıyor ki yazar verdiği örneğin dikkat çekici oluşunu Tuğrul Bey'in kendine mahsus bir hayat felsefesinin oluşu hakkında bir delil saymış.  Şöyle düşün, Tuğrul Bey'in kendine özgü bir hayat felsefesinin olduğu anlaşılıyor bunu yazar da hissetmiş. Fakat eldeki belgeler bunu tam olarak göstermek için yeterli değil. Kaynaklarda geçen bir örnek yazar için bir karine oluyor ve yazar o ifadeye yapışıyor.

- Anladım sizi Mülayim Bey. 




24 Ekim 2020 Cumartesi

Dırdat Amca

 - Mülâyim Bey, Markar Esayan'ın ölüm haberi dikkatinizi çekmiştir, herhalde. Bizim nesil bir gayrimüslimin Müslümanlar tarafından övgü dolu sözlerle yâd edilmesine  pek alışık değil. Etrafımdakilerin bu konuyla ilgili genel tavırları bu şekilde oldu. Şaşırdılar bir hayli.  

- Bizim nesil için ise çok yadırganacak bir durum değil. Fakat benim gençliğimde de yavaş yavaş azalmaya başlıyordu tür durumlar açıkcası. 

- Mülâyim Bey, dedemin bir nargile arkadaşı varmış, adı "Dırdat". Rahmetli anneannemin ifadesi ile Dırdat Efendi, teyzemin ifadesi ilse "Dırdat Amca". 

- Amca !

- Evet, amca. Yeni nesil bir gayrimüslime amca demeyi bir hayli yadırgayacaktır.

- Ben de yadırgadım. Neden amca diyoruz diye defaatle sordum, Teyzeme. Onun bu soru için bir klişe cevabı vardı. O cevap da -açıkcası- beni bir hayli etkilemişti. Teyzem şöyle diyordu: "Dırdat Amca, Ramazanda dedeme hürmeten oruç tutarmış". 

- Hadi canım sen de. Bu benim yaşımdakiler için bile fazla. 

- Yahu öyle de, sanırım bu ifadeyi Ramazanda nargile, çay felan içmezmiş gibi anlamak lazım. 

- Ben bu şekilde çok amca, teyze hatırlıyorum. Bunun sebebi imporatorluk bakiyesi olmaklık. İmparatorluk kültürün devamı şeklinde bakmak lazım bu gibi durumlara. O kültürden ne kadar uzaklaşılırsa o kadar da yadırganıyor bu durum. 

- Daha sonra tarih okurken ben de bu şekilde anlamaya başladım. Fakat benim aklıma hep başka sorular geliyor. Bazı meseleleri konmuştular mı konuşmadılar mı çok merak ediyorum. 

- Hangi meseleleri? 

- Mülayim Bey, her gün buluşurlarmış, nargile içerlermiş, arada hiç mi dini konulara girmediler? Tarihi konular üzerine hiç mi konuşmadılar? Yoksa aralarında bu konuları açmamak üzere adı konmamış bir konsensüs mü vardı? 

- Ben bu konuların açılmadığını hatırlıyorum. 

- Ben de öyle düşünüyorum. Fakat sadece komşuluk üzerine kurulu bir arkadaşlık ne kadar sağlıklı olacak ki. Gerçek arkadaş kendisi için doğru olan fikirleri muhatabına da anlatmalı, onu iknaya çalışmalı. Bu muhataba saygı duymamak değil. Kendi için istediği şeyi onun için de istemek sanki. 

- Bence dedenle Dırdat Amca bu konulara hiç girmemiştir. 

- Bence de. 




30 Eylül 2020 Çarşamba

Sıtkı Amca

 - Mülayim Bey, size arada sırada bahsediyorum Sıtkı Amca'dan. 

- Sıtkı Gülle Hoca'yı söylüyorsun. Onun bir kelime meâli var, kütüphanemde. Arada sırada bakıyorum. 

- Hoca yayınevlerine iş yaptı bir hayli. Başka eserleri de var. 

- Fakat genellikle sen onu hep Amca vurgusu ile anıyorsun.

- Onu, Fakülte'den önce de tanımam  sebebiyledir. Kendisi de amca ifadesini çok severdi, açıkcası. Eğlenceli adamdı. Yemek kültürü gâyet iyiydi. Nerede ne var bilirdi?

- Beraber bir hayli yemek yemişsiniz anlaşılan. 

- Öyle ya, sağolsun bana bir hayli yemek ısmarlamıştır. Pideciye giderken hep perhizde olduğunu söylerdi rahmetli, yumurtasız pide yiyeceğinden bahsederdi, ne zamanki pideciye girerdik işte o zaman bu sefer yumurtalı olsun derdi, gülüşürdük ve başlardık yemeğe. Güzel günlerdi. Bir de pipo merakı vardı da içmezdi sadece süs olarak masasında dururdu. Allah gani gani rahmet eylesin.  

- Medine'de vefat etti Hoca di mi?

-Evet, vefatı çok üzücü oldu. Fakat vefat yeri açıkcası memnun etti. Hoca ufak tefek birisi idi fakat cesurdu, rahmetli. Size bir olay anlatayım. Sanırım 2004'tü belki de 2005. O zamanki Rektör bizim Fakültenin şu an bulunduğu binayı, yani Horhor'daki binamızı, bir başka bölüme vermeyi düşünüyordu. Bu haber Fakülteye ulaştı, hemen hocalar arasında bir panik başladı. Rektör Fakülte'ye gelince o zaman bulunduğumuz Şirinevler'den Fatih'teki binamıza gitmek istediğimizin kendisine söylenmesi kararlaştırıldı. O toplantıyı bugün gibi hatırlıyorum. 

- Gergindi anlaşılan. 

- O zamanlar zâten bir gerginlik vardı. 

- Sıtkı amca, söz istedi ve ayağa kalktı. Ve hâla kulaklarımda olan o ses tonu ile ilk şu cümleleri söyledi: 

- "Ben emekliliğini hak etmiş bir öğretim üyesiyim". 

- Vayyy, yani beni atamazsın sadece emekliye sevk edersin dedi.

- Evet, tam da onu dedi. 

- Sonra ne oldu? 

- Sonraki cümleyi meâlen hatırlıyorum. Birinci cümlesi beni o kadar etkiledi ikinci cümlede sadece ne demek istediğini hatırlıyorum. 

- Ne dedi ?

- 'Biz bütün Fakülte Fatih'e gitmek istiyoruz' gibi bir cümle kurdu. Sonra da bir alkış tuttu. Rektör etkilendi bir hayli. 

- Eee verdi mi Rektör size binayı. 

- Evet  verdi de zaten o bina bizimdi. Sıtkı Amca'nın çok katkısı oldu bizim Fatih'e taşınmamızda. Rabbim rahmet eylesin. 







29 Eylül 2020 Salı

Mevlid

 -Mülayim Bey, şu tosbağa denilen vosvagen arabaları biliyorsun di mi?  Babam ona Alman aksanı ile "folsfagın" der ama halk arasında "vosvos" da denir. 
- Evet biliyorum. Hitlerin meşhur arabaları. Sağlam arabalardır. 
- Öyle cidden. Babam 1971'de 63 model bir vosvagen almış. Babaannemin hediyesi imiş. Babamla özdeşleşmişti bu araba. Almanya'ya gitmiş, gelmiş babam bu arabayla. Arabanın 80lerin başlarında süksesi de vardı. Ama 90lara yakalştıkça yavaş yavaş eskidi ve 97'de artık ıskartaya çıkardı, babam onu. 
- Sattınız mı, biraz bekletseydiniz, iyi paraya satardınız bu günlerde.
- Yok satmadık hâlâ bizde. İyi para ediyormuş cidden.
- Hadi ya.
- Fakat bir hayli köhne bir halde. Neyse bizim vosvosun teyp kısmı boştu. Babam teybin olması gereken yere mika gibi bir şey yapıştırmıştı. Teybe benzemiyordu da böyle garip bir şeydi. Bir defa görsen muhakkak gözlerin takılırdı. "Bu da ne!?" derdin. 
- Yani seyahat halinde hiç müzik felan dinlemezdiniz öyle mi?
- Hayır, dinlerdik. Seyahatlerde babam sürekli mevlid okurdu. 
- Mevlid mi?!
- Evet, "Âmine Hâtun Muhammed ânesi" diye başlardı. 
- Ciddi mi ya!
- Bizim Rumeli'de malum mevlidin özel bir yeri vardır. Babam da meraklı idi makamıyla okumaya. Arada izahat da yapardı, burası rast diye. Bir de kitap vardı, "Mevlit ve İzahı" başlıklı, babam sürekli oradan 'bahr'leri ezberlerdi. Sonra da arabada icra ederdi. Bu sebepten mevlidin hemen hemen bütün bahrlerine kulak aşinalığım var. Fakat şu var. Bir kısmını küçükken yanlış ezberlemişim. Bazen metne bakıp düzeltiyorum onları. 
- Dur, dur. Sen de mi okuyorsun yoksa ! 
- Bu konuda yorum yapmak istemiyorum. Sadece mevlid değil aynı zaman da tavır da kalıyor. Arada sırada özellikle de araba kullanırken ben de başlıyorum "Allah adın zikredelim evvelâ" diye. 
-  Küçükken öğrenilen şeyler unutulmuyor di mi ?!
- Evet öyle. Fakat küçükken mevlit dinlemek de bir hayli ağır. Yani arada sırada o teyp müzik çalsaydı, en azından o zaman ilahi kasetleri vardı onlardan çalsaydı bilmem ki türkü çalsaydı, marş çalsaydı çok daha iyi olurdu. 
- Baban herhalde bir kültür üzerine büyümenizi istedi. O sebeple öyle yaptı. 
- Kültür üzerine büyümek tamam da hakkıyla  "çocuk" olmak da bir o kadar önemli. 



19 Eylül 2020 Cumartesi

Redhouse

 - Mülayim Bey, hani ortaokul, lise zamanları küçük sözlükler alınırdı, İngilizce dersi için. Genellikle kırmızı plastik ciltli, Redhouse sözlükler, çeşitli boyutlarda.  

- Bizim zamanımızda plastik cild yoktu fakat tabii ki Redhouse sözlük vardı. En iyi sözlük olduğu söylenirdi. 

- Onun bir eski baskısı var, Osmanlı Türkçesi ile olan değil, Latin harfleri ile olan. O bizim Peder Bey'in  kütüphanesindeki en kıymetli parçalardan biri idi. Fakat kıymeti sözlüğün önemi bakımından değildi. Babam nasıl aklına gelmiş bilmem, Redhouse'ın arkasına bizim âile soyağacını yazmış. Bize aralıklarla hatırlatırdı "aman unutmayın Redhouse'ın arkasında diye". 

- Hamdi, inan çok şaşırdım. Ne alaka Redhouse. 

- Yani Mülayim Bey, babam ilginç bir adamdır. Belki soy ağacını yazmaya karar verdiğinde karşısında Redhouse vardı, biraz da acele ona yazdı. Biliyorsunuz yazma eserlerin, matbu eserlerin sonlarına, başlarına bazı önemli haberleri yazmak eski âdettir. Gerçi onlar Kur'an, ilmihal gibi kaybolma tehlikesi daha az olan eserlere yazılır ama. Vallahi bilemem, babam böyle yapmış. 

- Peki soyağacında neler var, anlatsana. 

- Çok da eskiye uzanan bir soyağacı değil esasında. 1700'lere uzanan bir rivayet var. Büyük dedemin müderris olduğu ile ilgili. Onun sonrasındaki nesil çeşitli devlet işleri ile uğraşıyor. Malum Rumelinin eşkıyası bitmez. Bizimkiler "eşkıya takibi" işi ile uğraşmışlar, mültezimlik yapmışlar. 

- Baban tarafı Arnavut di mi ? 

 - Evet, Arnavutça bir isim de var, şecerede. 

- Hangisi?

- Büyük amcamlardan birisin adı "Çerçis". 

- 'Çerçi'den mi geliyor..

- Yok, yok. Serkis Peygamber'den geliyor. Çerçis , Serkis'in Arnavutça versiyonu. 

- Siz Arnavutça bilmiyorsunuz ama!

- Zannedersem, dedemin babaları Arnavutça biliyordu. Fakat sonra unutuldu. 

- İlginç. Peki bu soyağacını Osmanlı Arşivi'nden kontrol etme imkanın oldu mu ? 

- Ah ah, Mülayim Bey. O da sırada bekleyenlerden.... 

***






18 Eylül 2020 Cuma

Şevket Eygi

 - Hamdi, geçen gün Şevket Eygi merhumun mektubunu paylaştın, gördüm. Senin Peder Bey'e yazmış, 1965'te. Peder Bey de o sırada Almanya'da. O zaman rahmetli ile bir hayli eskiye uzanıyor, ilişkiniz. 

- Mülâyim Bey, esasında Peder Bey gençken rahmetli ile tanışmış, Almanya'da olduğu sürede de onun gazetesinin dağıtımı ile uğraşmış Almanya'da. Fakat babam ve annemden dinlediğim Şevket Eygi profili biraz daha farklı. Şöyle ki rahmetli, babama Izharu'l-Hakk isimli meşhur eserin tercüme işini vermiş. Eygi, ilk ödemenin ardından babamı sıkıştırmaya başlamış, tercüme bir ân evvel bitsin diye. Tabii bizim Peder Bey, eserdeki ecnebi isimleri bulmak için Taksim'deki kiliselerin papazları ile görüşme gibi akademik kaygılarla hareket ediyormuş. Eygi de eseri bir an evvel basmak istiyormuş. Hasılı, babam aldığı ilk ödemeyi iade etmiş ve bu kitap işi böyle bitmiş. Klasör hâlâ Peder Bey'in odasında duruyor. Bu sebeple özellikle annem bir hayli kızıyordu, Eygi Bey'e. 

- O zaman sen baban vasıtasıyla tanışmadın. 

- Hayır, öyle olmadı. Eygi'nin e mailine "ubeydullahkucuk@gmail.com" bir mektup attım, görüşmek istediğimi söyledim. O zaman Ömer Nasuhi Bilmen üzerine bir yazı yazıyordum.  O da gel görüşelim dedi. Maili, erken cevap almak için Osmanlı Türkçesi ile yazmıştım. Rahmetli çok severdi böyle işleri.

- Hassas ve dakik biri olduğu söyleniyor. 

- Öyleydi, Mülâyim Bey. Öncelikle size verdiği saatte orada olmanız gerekiyor. Tam o saatte. Aksi takdirde ilk çiziğinizi alıyorsunuz. Diğer taraftan defter ve bir dolma kalem de lazım. 

- Hamdi, bunları duymuştum. Yazdığını çizdiğini, dolma kalemini kontrol ediyor mu ? 

- Etmez olur mu ? Sizi bir hayli süzüyor. Konuşma tarzınıza, oturmanıza kalkmanıza hepsine bakıyor. Şayet zihninde olumlu bir kanaat oluşursa kendini açıyor, aksi takdirde zor. 

- Ben onu şu meşhur sabah namazı eylemlerinden hatırlıyorum. Bir hayli kişi katılırdı. Bizim zamanımızda en fazla Galatasaray Lisesi mezunu oluşu üzerinde durulurdu. Bulunması neredeyse imkansız şehirli Müslüman diye konuşulurdu. 

- Vallahi, şehirli olduğu, zevk sahibi olduğu anlaşılıyordu. Literatür, özellikle 1950 ila 2000 arası dini literatür hakkında güçlü bir bilgisi vardı. Bir de Osmanlı zamanında yetişmişlerle de karşılaşmıştı, tabi. Ben, onun -senin de bahsettiğin- tavırları hakkında bilgi sahibi idim. Dolayısıyla hiç yadırgamadım. Fakat o tavırların bazıları tarafından yadırganabileceğini de anlamıştım. Yani tavırları bazılarına fazlasıyla didaktik gelebilmekteydi. Nitekim bir çok kimse de Eygi'yi bu şekilde anlatır.

- Ne demek istediğini anladım, Hamdi. Fakat bir rol model olarak muhafazakar kesimin her dâim ihtiyacı olan bir profildi. 

- Öyle, cidden. 

- Hamdi, onun hakkında "ümmetin mürekkebli dolma kalemi uçtu Rabbinin yanına" diye tarih düşürdün. 

- Bence takıntısı olduğu "mürekkebli dolma kalem" nadir olması, güzel yazısının yanında her zaman elleri boyama potansiyeli taşıması gibi hususlar bakımından rahmetliyi çok iyi anlatıyordu. 

- Elleri boyama?

- Şöyle, rahmetli ideal olarak gördüklerini her dâim vurgulardı. Osmanlı Türkçesi okumak; hat yazabilmek; batı lisanı bilmek vs. Tabi bunlar harika şeylerdi. . Fakat bu ideallerinin yanında  bazı  takıntıları da vardı ve bunlar idealleri ile beraber  Şevket Eygi'yi oluşturuyordu. Dolayısıyla rahmetlinin ideallerinin peşinden gitmek çok kıymetli ise de her dâim ellerin boyanma riski taşımaktaydı. Fakat tabi mürrekkeb boyasından bahsediyorum. Mürekkeb yalamış her nefere yakışan bir mürekkeb boyasından. 

- Allah rahmet eylesin.

- Âmin. 


****












14 Eylül 2020 Pazartesi

Dedemin nüfus tezkeresi

 - Mülâyim Bey!  Uzun süredir konuşamıyoruz. 

- Yâhu Hamdi! Araya mâlum yaz girdi. İnan, şu koronalı bahar sonrası, tatile, mal bulmuş mağribi gibi yapıştık. Anca döndük. Sen neler yaptın ? 

- Biz de imkân ölçüsünde bir şeyler yaptık. Uzun süre sonra 1 hafta kesintisiz tatil yapabildik.

- Boşuna yoruyorsun kendini Hamdi!

- Sormayın, Mülâyim Bey! Her dâim etrafımdaki işleri azaltacağım diye yola çıkıyorum. Sonra kendimi daha fazla işe batmış buluyorum. 

- Baban pek böyle biri değil?! Belki de deden sana armağan bu durum? 

- Malesef, elimde dedemin mizacı hakkında çok fazla bilgi yok.

- Nedenki ?!

- Dedem evlendiğinde yaşı 55. Babam da 57 yaşında iken doğuyor. 

- Hadi ya, deden kaç doğumlu? 

- 1302/1884'de doğmuş dedem. 

- Vay, yaşasaydı 136 yaşında olacaktı. Dede gibi değil "ced" demek lazım ona sanki. 

- Haklısınız, Mülayim Bey. Dedem ile babamın ilişkisi pek baba- oğul ilişkisi olmamış. Herhalde yaş farkı sebebiyle aralarındaki diyalog sınırlı kalmış. Babam 14-15 yaşlarında iken dedem 70 yaşında. Zor tabi.

- Gerçi o eski babalar ile oğullar arasındaki klasik ilişki ama babanın durumu biraz daha farklı. Yalnız sen deden hakkında bir dolu malumat saymıştın. Nereden o bilgiler ? 

- Mülayim Bey, dedemin son görevi Zeytinburnu Müftülüğü. Osmanlı zamanında da memuriyeti var. Hasılı, Diyanet arşivinde kocaman bir dosyası var. O dosyanın büyük bir kısmını alma imkanım oldu. 

- Şanslısın! Müsaadenizle size elimdeki nüfus tezkeresini okuyorum.

- Buyur lütfen. 

- İsim ve şöhreti: Hafız Ahmed Efendi

  Baba adı: Ömer Efendi 

  Validesi: Necibe Hanım 

  Doğum Yeri: Kayalar Kazası

  Mülayim Bey, dedem Kayalar'da okumuş, muhtemelen orada hafız olmuş. Sonra İstanbul'a gelmiş, medresede okumak için. Devam ediyorum.

 Milliyeti: Müslim

 Müteehhil yani evli değil. 

 Boy: orta 

 Bakın burası da ilginç. Bu bilgi bize uzun boylu diye gelmişti âileden. 

- Neden ki?

-Çünkü babaannemden naklen annem bana anlatmıştı. Babaannemin boyu bir hayli kısa imiş. 

Göz elâ.

İkamet adres: Eyüp, Cezeri Kasım Paşa, Okçular Caddesi, 26 Numara.

- Demek adresi var elinde. Gidip baksana ne var şimdi orada? 

- Sormayın Mülayim Bey yıllardır ihmâl ettiğim şeylerden o da. 

*****



DEVLET-İ ALİYYE-İ OSMANİYE TEZKİRESİDİR

İsim ve şöhreti

Pederi ismiyle mahall-i ikameti

Validesi ismiyle mahall-i ikameti

Tarih ve mahall-i veladeti

Milleti

Sanat ve sıfat ve hizmet ve intihab ve salahiyeti

Müteehhil ve zevcesi müteaddid olup olup olmadığı

Derecat ve sunuf-ı askeriyesi

Hafız Ahmed Efendi

Ömer Efendi

Necibe Hanım

1304

1302

Kayalar

Müslim

 

Müteehhil değildir.

Hicreti 12 kanun-ı sâni 1330

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eşkal

Sicil-i nüfusuna kayd olunan mahalli

Boy

Göz

Sima

Alamat-i farika-i sabite

Vilayeti

Kazası

Mahalle ve karyesi

Sokağı

Meskeni numarası

Nev-i meskeni

Orta

Ela

Buğday

Tam

İstanbul

2

Eyüp Cezeri Kasım Paşa

Okçular caddesi

26

Hane

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bâlâda isim ve şöhret ve hâl ve sıfatı muharrer olan Hafız Ahmed Efendi devlet-i aliyyenin tabiiyetini haiz olup ol suretle cerîde-i nüfusta olduğunu müşir işbu tezkere ita kılındı. 18 Şubat  1330/16 Rebiülâhir 1332

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

12 Kanun-ı sânî 1330 tarihinde hicret ettiği ve tescilinde mahzur olmadığı polis müdiriyetinde tahkikatında anlaşılmış ve meclis-i idare-i vilayetin 16 Şubat 1330 tarihinde kararı üzerine müceddiden verilmiştir.

Mühür: es-Seyyid Mehmed Mustafa

Dahiliye nezareti umuru

 

Muamele görmüştür.

İşbu sureti aslına mutabıktır.

 

Pul

1 Kanun-ı Sâni 1335

Ahmeh Hamdi

 


1 Haziran 2020 Pazartesi

Yavuz'un kısa saltanatı

- Mülâyim Bey sürekli der durursunuz, Yavuz'un kısa saltanatı ilahî adâlet diye. 
- Evet öyle, Hamdi. Düşünsene Selim'in  saltanatının Kanuni kadar olduğunu, yeryüzünde kimse kalmazdı vallahi. 
- Abartmayın Mülayim Bey.  Bir hikâye var, onun saltanatının kısa sürmesi ile ilgili.
- Anlat Hamdi, lütfen.
- II. Bayezıd, oğlu Yavuz'u İstanbul'a davet etmiş. Amacı onu askerlerinin kumandanı yapmakmış.
- Askerlerin kumandanı mı! O ne demek ki?
- Efendim, metinde emîr ala'l-asker ifadesi geçiyor. Sanırım onun bu şekilde anlaşılması mümkün.
- Eee.. Sultan Selim Han ise kumandanlığı değil, saltanatı istiyor. Hem de babası sağ iken. 
- Babası sağ, kendi Sultan; bu asla olamaz. Birisi ölür.
- Neyse, II. Bayezıd bu konu hakkında günlerce düşünmüş. Bir hayli de tereddütte kalmış. Fakat en sonunda teslim etmiş saltanatı oğlu Selim'e. 
- Tabi sonra da zehirleniyor, ah ah. 
- Orası tartışmalı bir hayli de, konu o değil. Bu tereddüt hâlinde yani II. Bayezıd saltanatı oğluna teslim edip etmemeyi düşünürken, Selim sûfi meşayihe gidiyor ve onlar kendisini saltanat ile müjdeliyor. Fakat dönemin meşhur Şeyhlerinden Şeyh Velayet istisnâ. Ona, Selim, saltanatı sorunca, şöyle cevap veriyor:  Evet, sultan olacaksın ama ömrün uzun olmayacak !
- Hamdi, bunu demiş mi cidden. 
- Öyle hikaye ediliyor. 
- Bunu Selim'e demek mangal gibi yürek ister. 
- Öyle de, sanki Şeyh olacakları görmüş. Düşünsenize Mülayim Bey, Selim'in babasını öldürdüğü velev ki sadece iddia bile olsa ne kadar ağır !
- Haklısın fakat saltanatın kaderi böyle. 
- Kader böyle diye öldürmek meşrulaştırılamaz, Mülayim Bey. 

18 Mayıs 2020 Pazartesi

Bayezıd'ın tazarruu


-  Mülayim Bey, doğru söyleyin, gençliğinizde Fatih’in ölümü ile ilgili tartışmalara nasıl bir tavırla yaklaştınız.  Sanırım muhafazakar kesim çok sıkı tartışmış bu konuyu öldürüldü mü öldürülmedi mi, kim öldürdü, nasıl öldürdü vs.
- Her şeyden önce güzel tartışmadı. Yani Fatih gibi birisini tartışmak güzeldi, evvelâ. Zira çağ kapayıp, çağ açmış birisi. Şimdilerde biraz daha entelektüel kimliği üzerinde duruluyor fakat bizim zamanımızda ‘haza cengaver’di.
-  21 yaşında İstanbul’u almış.
-  Evet evet. Akşamları toplanırdık, tartışırdık. Bazen Papa’nın yaptığına bazen de oğlu Bayezıd’ın dahli olduğuna kanaat getirirdik. Bitmeyecek bir tartışma…
-  Öyle demeyin, bitirmek isteyenler de olmuş.
-  Evet. Bir rahmetli ağabeyimiz, bir grubun kabrini açmaya yeltendiğini sonra korkarak vazgeçtiklerini anlatırdı. Bu daha sonra bir romanda da işlenmiş galiba.
-  Evet hatırlar gibiyim. Fakat ben size başka bir hikaye anlatayım bu işle ilgili, müsaade ederseniz.
-   Hay hay..
-  Bayezıd’ın kardeşi Cem’in karşısında biraz çaresiz kaldığı söylenir. Zira Cem babasına çok benzemektedir yani bugünlerin ifadesi ile donanımlıdır. Hatta Cem, devlet ricalinin de desteğini almıştır. Şu meşhur Karamanlı  Mehmet Paşa’nın. Bunun üzerine Bayezıd bir şeyler düşünür.
-   Heh işte zehirliyorlar Fatih’i..
-   Yok yok öyle değil. Bayezıd, dönemin meşhur şeyhlerinden Çelebi Halife’ye tazarruda bulunur yani yalvarır.
-   Ne için yalvarıyor?
-   Kendisinin Padişah olması için günümüzün ifadesiyle kulis yapmasını istiyor. Ama bu kulis biraz farklı.
-  Nasıl farklı?
-  Bu maneviyat âleminde bir kulis.
-  Nasıl yani?
-  Yani manevi âlemden destek almak istiyor.
-   Eeee
-  Şeyh önce olmaz diyor fakat ısrar artınca kabul ediyor. Maneviyat âleminde Karamanlı velilere soruyor. Onlar da pek Bayezıd’a meyl etmiyorlar.
- Dur bir dakka !
-  Yahu bu Bayezıd, veli diye anılmıyor mu ? Neden ona meyl etmiyorlar.
-  Sanırım biraz bu iş Karamanlı Mehmed Paşa’nın Cem’i desteklemesi ile alakalı. Neyse. Manevi âlemde bir mücadele oluyor fakat mücadelenin ilk safhasını kaybeden Çelebi Halife oluyor, hatta kızını da bu sebeple kaybediyor.
-  Kızını mı ? Ölüyor mu kızı ?
-  Evet
-  Eeee.. Bayezıd ısrara devam ediyor Şeyh’e. O da bu sefer Karaman Evliyaları’na veziri kasdederek,  onun vakıflara el koyduğunu söylüyor. Karaman evliyası bu sefer Bayezıd’ı destekliyor. Buna yalnız İbnü’l- Vefa itiraz etmiş ve o Vezir’i korumak için etrafına bir daire çizmiş.
-   Daire mi çizmiş? Çok tuhaf yahu. Eeee…
-   Bu durum büyük bir kıskançlık ortaya çıkarmış.
-   Evliyaların Beyazıd’ın yanına geçmesi mi ?
-   Evet, öyle bir kıskançlık ki adı Mehmed olan herkese sirayet etmiş. O dönem Amasya’da yaşayan birisi adı Mehmet olan 40 çocuğun da başına bir musibetin geldiğini rivayet ediyor.
-   Dur bir dakika. Mehmed vezirin adı ama aynı zamanda Padişah’ın da.
-   Mülayim Bey, anlamaya başladınız.
-   Padişah’ın başına gelenleri de buna bağlıyorlar di mi ?
-   Evet öyle. Bu musibetler arasında adı Mehmed olan Fatih de vefat ediyor. Bayezıd yola çıkarken Vezir Mehmed Paşa’nın da öldürüldüğü haberini alıyor.
-   Dur bir dakika. Daire n’oldu ? İbnü’l-Vefa bir daire çizmişti.
-  O daire bir muska imiş. Padişah’ın ölümü üzerine Vezir terlemiş, o muska da ıslanmış, dolayısıyla bir kısmı silinmiş, o da muskayı yeniden yazması için İbnü’l-Vefa’ya yollamış, muskasız kalınca da öldürülmüş.
-   Hamdi, bu hikayeyi hiç sevmedim. Bizim hikayeler çok daha gerçekçi. Yahudi hekim öldürdü, Bayezıd zehirledi felan. Bu hikaye ise bambaşka bir âlemden.
-   Öyle tabii de bu hikayeler hakikat olmasa da hakikat hakkında bazı bilgiler verebilir.
-   Nasıl yani?
-   İyi bir tarihçinin elinde bu hikayeler güçlü deliller haline gelebilir diyorum.
-   Hiç sanmam Hamdi!