28 Mart 2020 Cumartesi

Öyle de böyle de TEKERRÜR

Tekekkür, özellikle tarihçilerin sıklıkla kullandığı bir kelime. Meşhur ifadeyi hatırlayın "tarih tekerrrürden ibarettir". Tekerrür,  'tekrarlanma' demek. Yani karşılaşılan olaylar tarihteki olayların sadece tekrarlanmasıdır, yani tekrarıdır. 

Bugünlerde yaşadıklarımız da tarihin tekerrürü olmalı !

Tarihte çok sayıda 'veba' salgını yaşanmış. Bazıları uzak doğu menşeli. Uzak doğudan dünyanın çeşitli yerlerine yayılmışlar. İslam tarihinde de çok sayıda veba kaydı var. Mesela meşhur sahabi Muaz b. Cebel'in vefat ettiği meşhur Amvas vebası.  Kara Ölüm adı da verilen 14. yy'daki veba Avrupa'da  çok can almış. Bugünlerde Korona ile sarsılan İtalya'nın veba ile ilgili bir hayli vukuatlı  geçmişi var. Hatta bugünlerin meşhur kelimesi karantina da Venedikçe 40 gün demek. Limana gelen gemilerin 40 gün beklemesi sebebiyle türemiş, daha sonra dünya dillerine geçmiş. Hasılı veba bakımından bir tekerrür var. 

1918'de İspanyol nezlesi denilen bir hastalık var. Adı İspanyol nezlesi fakat İspanya'da çıkmış değil. Savaşa katılmayan İspanyanın gazeteleri bu hastalıktan bahsettiği için isim de onlara kalmış. (Trump, Çin Virüsü deyince Çinliler kızıyor, fakat hakikate de dokunuyor, virüs oradan yayıldı, İspanyollar ne yapsın!)  Milyonlarca can almış, hatta Birinci Cihan Harbi'nin bu hastalık sebeple bittiği dahi söyleniyor. Bir başka iddia da salgının durdurulamadığı dünyada belirli bir sayıya ulaşması sebebiyle kendi kendine durduğu. 100 yıl önce olmuş, bütün kıtaları etkilemiş, bu da tekekkür.

Hasılı koronaya bir tekerrür diye bakabiliriz, fakat kafada bazı soru işaretleri var.

En fazla işkillendiren soru, hayvanlarla temasın tarihin neden şehirleşmenin en yüksek seviyede olduğu bu zaman diliminde olduğu. Bu, sadece koronavirüs için değil, mers ve sars için de geçerli. Verilen cevap genellikle Çin'in Mao zamanında yaşadığı kıtlık (1958- 1961) ile alakalı olduğu. Bu kıtlık o kadar yıkıcı olmuş ki Çinliler yarasa felan bütün yırtıcı hayvanları yemek zorunda kalmışlar. (Tabi burada Moa'nun katlettiği serçeleri de zikretmek isabetli olabilirdi fakat konuyu uzatmak istemiyorum. Açıkçası beni hiç ikna etmedi bu gerekçe. Kıtlık sadece o coğrafyada yaşanmış değil ki, dünyanın çok çeşitli coğrafyalarında, çok çeşitli dönemlerde yaşandı. Ayrıca herkes biliyor ki Çinlilerin bu hayvanatı yüzyıllardır yiyorlar.

Asıl soru şu, bu hayvanlardan insanlara geçen virüslerden çıkan bu hastalıklar neden tarihin çok yakın süreçlerinde ortaya çıkmaya başladı ? Hastalıklara zoonotik yani hayvan menşeli hastalık demek yani insanlar hayvanlarla temasa halinde o yüzden hastalık geçmiş demek, bunu da içinde bulunduğumuz zaman dilimine bağlamak hiç de ikna edici gelmiyor bana. 

Bu noktada akıllara bir başka zaviyeden tekerrür geliyor.  Tarihte bir çok örneği olan hastalık yayarak işgal, katliam, saf dışı bırakma. Özellikle Moğolların mancınıkla işgal etmek istedikleri şehirlere leş atarak veba yaydıkları biliniyor. 18. yüzyılda da İngilizlerin Amerikan yerlilerine çiçek hastalığı bulaştırdıları malum.

Korona virüse gelirsek, yine bir tekerrürle, günümüzde bir gücün bu virüs ile bir saldırı  yapmış olması hiç de uzak bir ihtimal değil. 

Hasılı öyle ya da böyle de 'tekerrür'. 

Bu  işin en üzücü yanı bu virüsün -maalesef -artık köy halini alan-  dünyada  ne kadar etkili olduğunun anlaşılması. Tekerrürden ibaret olan tarih bize bu etkinin üzerine gidileceğini söylüyor.

El Yazma Kütüphaneleri de açık erişime açılsın !

Türkiye'de el yazmaları ile uğraşan ilim adamlarının sıklıkla dile getirdiği, bir türlü de bitmeyen bir konu vardır. Gerçi son bir kaç yılda bu konuda önemli bir rahatlama oldu, fakat tam olarak çözülmüş değil. 

Bu konu el yazmalarının dijital kopyalarını temin edebilme meselesidir. 1998 yılında IRCICA'da çalışmaya başladığımda dijitalleşmenin hemen arefesindeki süreç yaşanıyordu. Süleymaniye kütüphanesinde bir defasında 3 yazma çıkıyor, günde bakabildiğiniz yazma sayısı 10'u geçemiyordu. Daha sonra yavaş yavaş dijitalleşme başladı, yine bazı kısıtlamalar olsa da, bilgisayarlar yavaş çalışsa da, aradığımız eserin dijital nüshası yok çıksa da süreç hep daha iyiye gitti. En son senelik bin poz alabilme durumu geldi, bir hayli rahatladık. 

Denebilir ki senede 1000 poz yeterli, zaten bu kütüphane kütüphane değişiyor, daha ne istiyorsunuz. 

Efendim, açıkça söyleyeyim. "Ben bir siteye girip bütün yazma eserleri görebilmek, indirebilmek istiyorum." Bunun için 10 tane veri tabanına bakıp, şu şekilde söylenmek istemiyorum. "bir de şu veritabanına bakayım", "Saray kütüphanesi hala dijital değil", "o kütüphanenin katalogu dijital değil" felan filan.

 Zaten bazı kütüphanelerin dijital verisyonları var, bunlar elden ele geziyor,  herkes biliyor. 

Bu el yazmalarının bu şekilde açılmasına, 'izinsiz basılabilir', 'bir başka ülke alabilir', 'kütüphanelerin ehemmiyeti kalmaz' tarzındaki itirazların haklı gerekçeler olmadığı çok aşikardır.

yazmalar.gov.tr sitesi esasında bu işi için kurulmuş,  nedendir bilinmez özellikle Süleymaniye Kütüphanesinin bünyesindeki kütüphanelerden malesef yeterli desteği alamamış bir proje. 

Korona günlerinde, her gün bir dijital kütüphanenin açık erişime açıldığı bugünlerde, yetkililerden istirhamım başta Süleymaniye kütüphanesi olmak üzere tüm el yazma kütüphanelerinin açık erişime açılmasıdır. Dijitalleşmenin yüzde yüze vardığını bildiğimiz bu kütüphanenin erişime açılması hiç de zor değildir. 

16 Mart 2020 Pazartesi

Korona’dan Tek Çizgili Kavuna

Evlere kapanılan “Korona Günleri’nde sağlık ile ilgili araştırmalar yapmayanımız yoktur. Ben de benzer bir araştırmaya giriştim. Karşıma, yıllar önce okumaya çalıştığım, beceremediğim, Miralay Hüseyin Remzi’nin (ölümü 1896) Tıbb-ı Nebevî isimli eseri çıktı. Hüseyin Remzi kimdir sorusuna birkaç dikkat çekici cevap alınca, eseri okuma iştiyakım arttı. H. Remzi, Avrupa’ya Pastör’ün Enstitüsüne gönderilmiş, ayrıca tıp dili’nin Türkçeleşmesi ile ilgili çabaların içinde de olmuş. 

Biraz ağdalı bir dille yazdığı mukaddimeden Hüseyin Remzi’nin tıbb-ı Nebevi literatürüne hâkim olduğunu anlaşılıyor. Eser, esas itibarıyla 40 hadis geleneğinin devamı. Hüseyin Remzi, 42 hadis seçmiş ve bunlardan hareketle bilgiler veriyor. Seçilen hadislere dönemin tıbbından hareketle örnekler verilmiş. Resulullah’ın içi görünmeyen kaptan su içmeyi yasaklaması ile ilgili rivayetin ardından sözü bir Fransız çobanın yaşadığı tecrübeye bağlaması, beni bir hayli keyiflendirdi. Bu Fransız çoban, koyunların su içtiği kaptan su içmiş, içtiği kaptan ağzına kaçan şey bir kelebeğe dönüşmüş. Tıp tarihi ile ilgilenenlerin değerlendirmeleri farklı olabilecektir pek tabii ki, fakat eseri okurken modern tıpla geleneksel tıbbın kaynakları arasını telif etmeğe çalışan bir Osmanlıyı ziyadesiyle hissettim. Sanırım bu değerlendirmenin dönemin aydın tipolojisi ile de sıkı bir bağlantısı var. 

Not aldığım birkaç hususu aktarmak isterim. Bir hayvanın hastalanınca -ki bu hastalık tabii bir durum bir insanın ya da başka bir şeyin etkisi ile değil- ve kendisi için ilaç arayışına gireceği beni oldukça düşündürdü. Remzi’nin eserinde bu konuda birkaç örnek var. Mesela kış uykusuna yatan yılan. Yılan bu uykudan uyanınca görme kabiliyetini bir hayli yitirirmiş. Yılan uykudan uyanır uyanmaz rezene yetişen yerlere giderek, gözlerini rezeneye sürermiş, böylelikle gözlerini iyileştirirmiş. Deniz kuşları hastalandıklarında deniz suyu içerek kendini iyileştirirmiş. Tilki ve kedide de benzer örnekler var. 

Bir mikrobiyolog olan Hüseyin Remzi, döneminin meşhur bulaşıcı hastalıkları kolera ve sarı hummaya da eserinde yer vermiş. Bu iki hastalığın tarihleri ile ilgili de bir hayli malumat var. İkisinin on yıllarla hesaplanan yayılma hızları, küreselleşmenin ne menem bir belâ olduğunu haykırıyor.  Doksanlarda gündeme oturan küreselleşme dalgası 2020’de artık dünyayı tam bir köy haline getirdi. Buradan hareketle 2000’le güçlenen dijiitalleşme de 2030’larda bizi esir alacak herhalde. Sonrasında sanırım hep beraber dijital her şeyi parçalayacağız. Bu son kısımlar biraz Amerikan filmi gibi ama şu an yaşadıklarımız da pek de farksız değil açıkçası. 

Efendim, hepimiz yazı beklemekteyiz. Yaz gelecek, kavurucu sıcaklar şu korona denilen illeti yok edecek. Sizlere Hüseyin Remzi’nin kitabından yazı hatırlatacak bir bilgi aktarmak isterim. Hadis âlimi Ebu Müshir el-Gassânî’ye babası şu tavsiyede bulunmuş.

“oğlum kavun satın aldığında dışındaki çizgileri say!
Eğer çizgiler tek ise tatlı çıkması beklenir."

İnşallah, yaz gelecek ve ağzımızın tadı yerine gelecek.