- Mülâyim Bey sürekli der durursunuz, Yavuz'un kısa saltanatı ilahî adâlet diye.
- Evet öyle, Hamdi. Düşünsene Selim'in saltanatının Kanuni kadar olduğunu, yeryüzünde kimse kalmazdı vallahi.
- Abartmayın Mülayim Bey. Bir hikâye var, onun saltanatının kısa sürmesi ile ilgili.
- Anlat Hamdi, lütfen.
- II. Bayezıd, oğlu Yavuz'u İstanbul'a davet etmiş. Amacı onu askerlerinin kumandanı yapmakmış.
- Askerlerin kumandanı mı! O ne demek ki?
- Efendim, metinde emîr ala'l-asker ifadesi geçiyor. Sanırım onun bu şekilde anlaşılması mümkün.
- Eee.. Sultan Selim Han ise kumandanlığı değil, saltanatı istiyor. Hem de babası sağ iken.
- Babası sağ, kendi Sultan; bu asla olamaz. Birisi ölür.
- Neyse, II. Bayezıd bu konu hakkında günlerce düşünmüş. Bir hayli de tereddütte kalmış. Fakat en sonunda teslim etmiş saltanatı oğlu Selim'e.
- Tabi sonra da zehirleniyor, ah ah.
- Orası tartışmalı bir hayli de, konu o değil. Bu tereddüt hâlinde yani II. Bayezıd saltanatı oğluna teslim edip etmemeyi düşünürken, Selim sûfi meşayihe gidiyor ve onlar kendisini saltanat ile müjdeliyor. Fakat dönemin meşhur Şeyhlerinden Şeyh Velayet istisnâ. Ona, Selim, saltanatı sorunca, şöyle cevap veriyor: Evet, sultan olacaksın ama ömrün uzun olmayacak !
- Hamdi, bunu demiş mi cidden.
- Öyle hikaye ediliyor.
- Bunu Selim'e demek mangal gibi yürek ister.
- Öyle de, sanki Şeyh olacakları görmüş. Düşünsenize Mülayim Bey, Selim'in babasını öldürdüğü velev ki sadece iddia bile olsa ne kadar ağır !
- Haklısın fakat saltanatın kaderi böyle.
- Kader böyle diye öldürmek meşrulaştırılamaz, Mülayim Bey.